Altan Öymen'den : Demokrat Partili Yıllarda İsmet İnönü - 2012

 8

İnönü Vakfı: Türkiye’de çok partili hayata geçilen yıllar bugün hala en fazla tartışılan dönemlerden biri. Siz bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?

Altan Öymen: Burada iki nokta var, benim özellikle üstünde durmak istediğim şu:. Hep denilir ki,  İnönü mecbur oldu demokrasiye geçmeye. Çünkü Batı’ya yanaşmak istiyordu.
Mesela, San Francisco konferansı vardı o zaman, Birleşmiş Milletler’in kuruluş konferansı. Katılan 45 kadar devlet var. Kimileri Türkiye’nin çok partili hayata geçişini bu konferansa bağlar, bu konferansa katılmak için mecburen geçildi derler. Hâlbuki bu konferansın bir tek şartı var, o da Almanya’ya ve Japonya’ya savaş ilan etmek. Türkiye zaten savaşın sonuna doğru, o savaş ilanını yapmış. O konferansa gidecek durumda. Bunun demokrasiyle ilgisi yok. Nitekim konferansa katılan devletlerin içinde Suudi Arabistan da var. Suudi Arabistan’ın demokrasiyle ne ilgisi var? Aynı şekilde o zaman diktatörlük olan Arjantin gibi ülkeler de var. Hepsi Almanya’ya, Japonya’ya savaş ilan etmiş, konferansa katılmış. Dolayısıyla bu söylenenler gerçek dışı.
İkinci bir iddia da yine İnönü’nün, halk istediği için çok partili hayata geçmeye mecbur olduğudur. Tabii, halkta o konuda istek uyanmış olabilir, ama dünyanın başka yerlerinde de bu istek oluşuyordu. Fakat ne Salazar devrilebildi ne Franco. 1970’lere kadar otoriter rejimlerini sürdürdüler. Dolayısıyla bunlar hep sonradan ortaya çıkarılmış, Türkiye’nin çok partili hayata geçişinde İnönü’nün rolünü azaltmaya yönelik iddialar.

İnönü Vakfı: Aslında her ne kadar dönemin CHP’si içinde çok partili hayata geçmenin erken olduğunu düşünenler vardıysa da, bu fikir bir anda ortaya çıkmış bir şey değil. Cumhuriyet kurulduğundan beri demokrasi her zaman bir hedef oldu diyebilir miyiz?

Altan Öymen: Evet, Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinde büyük bir kısım bu fikirden endişe ediyordu,  birden bire demokrasiye geçme fikrinden. Demokrasiye geçişi en azından ertelemek istiyorlardı. Ama CHP’nin temelinde zaten demokrasi esasları var. Yani, bir yandan milli mücadele devam ederken bir yandan Meclis toplanıyor, çalışıyordu. Milli mücadelecilerin başta Atatürk olmak üzere ilk tercihi temsili sistemden yanaydı. O zamanın koşullarında bunun gereklerine uyulmaya çalışıldığını görüyoruz. Ama Cumhuriyet’in ilanından sonra 1925’ten itibaren o dönemki koşulların etkisiyle 20 sene boyunca tek parti dönemi hâkim oldu. Bu süre içinde yapılan bir deneme var. Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesi… Yani akıllarda hep bu hedef var.
Sonrasında, Atatürk’ün vefatından sonra İsmet Paşa tarafından bu hedef gündeme getiriliyor. 1939’da İstanbul Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada daha serbest bir rejimin sinyallerini veriyor. Ama aynı dönemde de İkinci Dünya Savaşı başlıyor. Aslında Türkiye için de bir savaş başlamış oluyor, bu savaş; savaşa girmeme savaşı. Bir milyona yakın asker silah altına alınıyor.
O zamanki nüfus zaten 13-15 milyon arasında. Tedbirler alınıyor. Basın kontrol altına alınıyor. Demokrasi için uygun koşullar pek oluşmuyor. 1943’ten itibaren bazı denemeler, değişiklikler yapılmaya başlanıyor. 1943’te mesela bir deneme yapılıyor. Bazı yerlerde seçilecek milletvekili sayısının üstünde adaylar gösteriliyor. Adaylar elenmemek için uğraşıyor böylelikle, gene bir çeşit seçim oluyor adaylar arasında.
Onun dışında parti içinde bir müstakil grup kuruluyor. Bu grubun amacı hükümeti kontrol etmek. CHP’nin grup toplantılarına katılmıyor bu grubun üyeleri, kendi grupları var.  Bunlar tabi bir takım denemeler. Ama 1945’te savaş biter bitmez, İsmet Paşa’nın Ankara’da stadyumda yaptığı bir konuşma var.  İnönü o konuşmada, “Harp zamanlarının ihtiyatlı tedbirlere lüzum gösteren darlıklar kalktıkça, memleketin siyaset ve fikir hayatında demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir” diyor. Zaten o yılın son baharında da ilk partiler kuruluyor. Bunlardan biri Milli Kalınma Partisi. Sonra iki tane sosyalist parti kuruluyor. Ve nihayet ana muhalefet partisi olarak Celal Bayar’ın başkanlığındaki Demokrat Parti’nin kurulması hareketi başlıyor. Kurucuları Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuat Köprülü; hepsi CHP milletvekili. 7 Ocak 1946’da DP kuruluyor ve o yıl yapılan seçimlerde Meclis’e giriyor 69 milletvekili ile. Tabii biliyorsunuz bu tartışmalı bir seçim. DP’nin haklı eleştirileri var bu konuda, yapılan usulsüzlükler şikâyet ediliyor. Ama 1947’den sonra seçimlerin demokratik yapılması için, bir yandan DP bastırıyor, bir yandan CHP içinde ciddi bir cereyan var demokratik bir seçim kanunu yapılması konusunda. Bu da İsmet İnönü tarafından destekleniyor. 1946’da başbakan olan ve biraz sertlik taraftarı olan Recep Peker’in değişmesini isteyen CHP içindeki muhalifler, 35’ler, İnönü tarafından destekleniyor. Aynı yılda Recep Peker düşürülmeden önce bir 12 Temmuz Beyannamesi vardır. DP ve CHP arasında artan gerginliği ortadan kaldırmak amacıyla yayınlanan bir beyanname bu.  İnönü, Bayar ve Peker’i buluşturuyor öncesinde. Bu beyannamede İnönü kendisinin iki partiye de eşit mesafede olduğunu vurguluyor. Muhalefetin teminat içinde yaşayacağını, iktidarın kendisini ezme niyetinin olmadığından müsterih olması gerektiğini söylüyor. Aynı şekilde “İktidar da muhalefetin kanuni haklarından başka bir şey düşünmediğinden müsterih olacaktır” diyor.
Bu iki parti arasındaki diyalog için önemliydi. Bu anlamda o dönemin en önemli hadisesi bunun sonucunda gerçekleşti. İki parti ortaklaşa bir seçim kanunu yapabildi aralarında uzlaşarak... Sonrası malum. 1950 yılında seçim yapılıyor ve bu sefer muhalefetteki parti DP bu seçimi kazanıyor.

İnönü Vakfı: Peki, İnönü bu seçim sonuçlarını nasıl karşıladı?

Altan Öymen: Başında, herhalde partisinin kazanacağını muhalefetin de daha da güçleneceğini tahmin ediyordu. Fakat kaybederse iktidardan ayrılmaya da razıydı. Çünkü İsmet Paşa temkinli bir politikacıydı. Her zaman en kötü ihtimali düşünürdü. Ki düşündüğü de belli oluyor, kaybettikten sonra, eşine, “Hanım hazırlan, Pembe Köşk’e taşınıyoruz.” diyor. Bu çok önemli bir hadise.
Bugün Arap Baharı adıyla yaşanan olayları görüyoruz. Ne kadar sıkıntı çekiliyor. Kimse gitmeye yanaşmıyor, iktidarını bırakmak istemiyor. Oysa bizde başlangıçta güzel, sorunsuz bir devir teslim oluyor.
Sonrasında CHP’nin yaptıkları tartışma konusu oldu. DP devri sabık yaratmayacağız dedi ama yine de geçmişin üstüne gitti. İsmet Paşa ve arkadaşları buna direndiler, Meclis’te bir muhalefet örneği ortaya koydular. Kanunlara riayet eden bir muhalefet, hukukun ilkelerinin dışına çıkılınca, buna karşı çıkan bir muhalefet. İşler başlangıçta daha iyi giderken, 1953’ten sonra daha sorunlu oldu.

İnönü Vakfı: Bu noktada şunu söyleyebiliriz aslında. 1950-1960 arasında iktidarla muhalefet arasında sağlıklı bir diyalog kurulamadı. Bu anlamda, İnönü-Menderes-Bayar ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Altan Öymen: Ben bu diyalogsuzluğu şuna bağlarım hep. İktidar sertleşti. Başlangıçta daha liberal bir basın kanunu çıkardı iktidar mesela. Ama bir süre sonra eleştiriye tahammülü azaldı. Basın Kanunu’na birtakım eklemeler yaptı, hükümeti eleştirmesi fevkalade güç hale getirildi.
Peki bu neden böyle oldu? Aslında şundan oldu: Yeni iktidarın kadrosundakiler de, 20 senelik tek parti döneminde politika yapmış kimseler. Benzer alışkanlıklara sahipler. Burada şunu da unutmamak lazım. Dünyada da demokrasinin pek fazla örneği yok. Sovyetler Birliği’nde Stalin, İtalya’da 20’lerden itibaren Mussolini var, Almanya’da 1933’ten itibaren Hitler var. Bizim bütün komşularımız neredeyse böyle. Yunanistan’da mesela Metaksas diktatörlüğü var, 1936 sonrasında İspanya’da Franco diktatörlüğü var. Avrupa’da çok az ülkede var meşruti rejimler, İskandinav ülkelerinde, İngiltere’de. Cumhuriyet olarak Fransa var. Aslında çok fazla örnek de yok Atatürk ve İnönü’nün önünde. Hatta demokrasi çoğu yerde eleştiriliyor. Almanya’daki kalkınma örnek gösteriliyor demokratik ülkelerde, Fransa’da mesela. Demokrasinin gözden düştüğü bir dönem. Dolayısıyla Türkiye’de de demokrasi alışkanlığı yok doğal olarak. 

İnönü Vakfı: Özellikle “ihtilal” sözcüğü çok fazla dillendiriliyordu. Menderes tarafından İnönü ihtilal çağrısı yapmakla suçlanıyordu çoğu zaman.

Altan Öymen: O zamanlar, tabii muhalefet partisi özellikle 1952 sonlarından itibaren ihtilâlcilikle suçlanıyordu. Menderes’in İnönü’ye karşı böyle bir tutumu var. Mesela o yıllarda muhalefet lideri olarak İnönü bir Ege gezisi yapmıştı. Bu gezi sırasında vali de müdahele etti, İnönü’yü Balıkesir’e sokmadılar. Niye sokmadılar? Nutuklarında ihtilalcilik var deniyordu. Söylediği nutuklarda eleştiri var aslında. Ama o “ihtilal”, “ihtilalcilik” lafları, eleştiriler için kullanılmaya başlamıştı. Sonra, 1958’de Irak’ta gerçek bir ihtilal olunca, daha sık kullanıldı. O ihtilal sonrasında suçlamalar daha da arttı. Menderes o ihtilalden etkilendi. Bu suçlamaları devam ettirdiler ve bir gün geldi, Tahkikât Encümeni diye bir şey kurdular. Encümen… Yani komisyon. Bu encümen, Meclis içinden kuruldu. 15 üyesi vardı, hepsi Demokrat Parti milletvekiliydi. Bu encümene yargı yetkisi verildi. Kurulduktan sonra yayınladığı ilk  tebliğde tüm siyasi faaliyetleri yasak etti.
İkinci olarak encümenin görev ve yetkileriyle ilgili yapılan yayınlar da yasak edildi. İnönü’nün konuşmalarına da yasak konuldu. Kimi gazeteler yasak edildi. Böyle bir fiili idare ortaya çıktı.  CHP bütün bunlara siyasi olarak muhalefet ediyordu. Bunun ihtilal yoluyla falan ilgisi yok. Demokrat haklarını kullanarak muhalefetini sürdürmek istiyordu. Buna da müsaade edilmiyordu. İhtilali yapanlar ayrı. Onu askerler, kendi aralarında planlayıp yaptılar. 

İnönü Vakfı: Bahsettiğiniz 1960’taki askeri müdahaleyle ilgili de tartışmalı bazı konular var. Bugün İnönü’nün askerle işbirliği içinde olduğuna dair iddialar var. Sizin bu konudaki yorumunuz nedir?

Altan Öymen: Önce şunu söylemek lazım. Darbe sonrasında İnönü’nün ilk söylediği şey, bir an önce seçimlere gidilmesinde sayılamayacak kadar fayda olduğudur. İnönü’nün müdahalenin içinde olmasına ihtimal yok. Böyle bir şey mümkün değil.  Milli Birlik Komitesi içindeki askeri yönetimin devam etmesini isteyenler vardı. Alpaslan Türkeş bunların içindeydi. İhtilalin güçlü adamıydı. İktidarı elinde tutmak isteyenlerin aynı zamanda İnönü’ye iktidar devretme niyetleri olabilir mi? Böyle bir işbirliği olabilir mi? Birkaç ay sonra komite içinde ayrılık çıktı. Türkeş ve arkadaşları tasfiye edildi. Komite içinde kalanlar seçimlere gitme taraftarıydı. Kurucu Meclisi kurdular. Kurumsal seçimler yoluyla sivillerin de katıldığı çalışmalar sonrasında gayet demokratik bir anayasa ortaya çıktı. Tabii bunda CHP’nin 1959’da yayınladığı ilk hedefler beyannamesinin de payı var.  

İnönü Vakfı: Peki son soru olarak, İnönü’nün darbe sonrasındaki idamlar karşısındaki tutumunu da bizimle paylaşır mısınız?

Altan Öymen: İnönü Komite Başkanı Cemal Gürsel’e mektup yazdı, Cemal Gürsel’le görüşmek için, özel kalemde bekledi. Görüşülmedi. Menderes’in ailesiyle görüştü. Elinden geleni yaptı. Sonradan anlaşılıyor ki, o çabalarının sonuç vermemesinin nedeni, Gürsel dahil, komite üyelerinin, komite dışındaki bir askerler örgütü tarafından baskı altında tutulması. Rahmetli Aydın Menderes’in anılarında var. Berrin Hanım’la, Menderes’in eşiyle, beraber gidip ziyaret ediyorlar. Gidiyorlar, İnönü’nün nasıl gözlerinin yaşardığını, ne kadar üzüldüğünü görüyorlar. İdamları engellemek için uğraştığını, ama sonuç alamadığını söylüyor İnönü onlara. Bu üzücü olaylar da maalesef İnönü’nün üstüne yıkılmaya çalışıyor.

İnönü Vakfı: Söyleşi için çok teşekkür ederiz Altan Bey.

Altan Öymen: Rica ederim, ben çok teşekkür ederim. 

10 Mart 2012