NEWSWEEK - 22 Mayıs 1939

 8

Türkiye’de Koalisyon Kazanırken, Hitler İngilizlerin Oyununa Geldi

Almanya’nın Eski Müttefiki, Bugün İtalya’nın Savaştaki Rolünü Üstleniyor; Rusya ise Hala Pazarlık Peşinde

Avrupa’da konuşma yapan ya da gazetelere haber yapan hemen hemen herkes Nazi propaganda ofisinin krizdeki yeni müttefiklerin birbiriyle çarpışmasını tanımlamak amacıyla yarattığı “sinir harbi” ifadesini benimsemiş durumda. Bütün taraflar, devlet adamlarının ve sıradan vatandaşlarının sinirlerinin stres altındaki dayanıklılıkları ile   övünüyor. Geçen hafta bu sinir harbindeki temel vaatler şöyleydi:

1) Başbakan Neville Chamberlain Türkiye’nin saldırmazlık koalisyonuna dahil edilmesinin İngilizlere Çanakkale Boğazı ve Boğaziçi’nin anahtarını vereceğini açıkladı. İngiltere’nin Mısır’la askeri bir ittifak kurması ve Chamberlain’in beş hafta önce Yunanistan’a saldırıya karşı güvence vermesi nedeniyle, bu karar doğu Akdeniz’in İngiliz bloğu içerisindeki sınırlarını belirledi. Ancak, koalisyonun bu kanadına ilişkin hala boşluklar vardı. Türkiye-Fransa müzakereleri henüz tamamlanmamıştı ve İngilizlerin Rusya’yı gruba dâhil etme çabaları karşılıklı şüpheler ve yanlış anlamalar dolayısıyla yavaş ilerliyordu. Sonunda, İngiltere-Türkiye arasındaki anlaşma, Fransa ve Sovyetler Birliği’nin de katılımıyla dörtlü bir bağ ile genişletilinceye kadar, saldırı durumunda tarafların birbirine karşılıklı yardım edeceğine ilişkin süresiz bir taahhüt olarak kaldı.

2) Sovyetler Birliği’nin Dış İlişkiler Komiser Yardımcısı olan Vladimir Potemkin, Polonya Dışişleri Bakanı Col. Joseph Beck ile Varşova’da uzun bir görüşme yaptı. Almanya’nın Polonya’ya saldırması halinde, Rusya’nın Polonya’ya yapacağı yardım hakkında görüştüler ve çok da dostane olmayan Polonya-Sovyet ilişkisini yıllardır olduğundan daha iyi bir düzeye taşıdılar. Potemkin Türkiye’den dönüşte Varşova’ya geçmeden önce Rusya’nın siyasi olarak birbirinden ayrılmış diğer Slav kuzenleriyle Bulgaristan ve Romanya’da benzer görüşmeler yaptı. Potemkin’in 22 Mayıs’ta İngiltere ve Fransa Dışişleri Bakanlarıyla görüşmek üzere Cenevre’de olması gerekiyordu. Anlaşma Konseyi toplantısı, Potemkin’in yetişebilmesi için ertelenerek 15 Mayıs’tan başka bir tarihe alındı.

3) Roma-Berlin eksenini tam donanımlı bir askeri ittifaka dönüştürmek konusunda yeni onay vermiş olan Dük, Turin’de “savaşa hayır” konuşması yaparak Kuzey İtalya turuna çıktı.  Tüm dünyada milyonlarca insanın zihnini kurcalayan korkunun farkına varmış ve şöyle demişti: “ Duruma ilişkin yaptığım soğuk ve nesnel bir değerlendirmeye göre, şu anda, Avrupa’da, makul bir gelişmeyle Avrupa’dan yayılarak evrensel bir olay haline gelecek bir savaşa gerekçe göstermek için yeterince büyük ve ciddi hiçbir sorun yoktur”.
Bu ifade, Hitler’in kendisine Danzig için herhangi bir savaş yapılmayacağına dair bir söz verdiği hissini uyandırıyordu. Ancak, Mussolini’nin sözleri “küçük bir savaş” olma ihtimalini ortadan kaldırmıyordu ve bu Nazi liderlerinin pek de şakacı olmayan bir tavırla düşündükleri bir şeydi ( Avusturya ve Almanya’nın 1914 yılında Sırbistan için birbirleriyle savaştığı gibi).
Mussolini’nin Fransa’ya karşı taleplerini gerçekleştirmesi konusunda baskı uygulayan Başbakan Edouard Daladier, Tunus’taki Fransız Filosu’na kıyı hattından karşı atak olarak ilave birlikler göndermek için acele ediyordu.  Turin’de bulunan kalabalık her zamanki gibi “Nice, Tunus, Savoy” diye savaş çığlıkları atıyordu ama Mussolini Daladier’i sırtından vurmuş ve bundan da hiç bahsetmemişti.  

4) Norveç, İsveç, Danimarka ve Finlandiya Dışişleri Bakanları tarafsızlık dileklerini yeniden dile getirmek için Stockholm’de bir araya geldi. Ancak, genelde uyumlu olan bu grup Hitler’in bu ülkelerin her biriyle bir saldırmazlık anlaşması yapma teklifine ne cevap vereceklerini konusunda bir anlaşmaya varamadı. Bu hafta içerisinde ayrı ayrı cevap verme kararı aldılar. Almanya’ya sınırı olan ve ciddi bir Nazi problemi yaşayan tek ülke olan Danimarka teklifi kabul edeceğine ilişkin işaret verdi.

5) Danzig konusundaki Almanya-Polonya tartışmasına arabuluculuk yapmasına ilişkin olarak Papa XII. Pius’un yaptığı açıklamalar bu konuda herhangi bir umut olmadığını gösterdi. Papa’nın Bolşevikleri  yapılması planlanan bir konferansa davet etmeyecek olması, Rusya’nın gözüne girmek isteyen koalisyon için bir engel oluştururken, Polonya “konferansı” kendi tarafında bir fedakârlık olarak yorumladı. Hitler ise konferanslara ve “siyasi Katolikliğe” eşit şekilde önyargılıydı.
Papa’nın çabaları sonuç vermezken, Japonya ihtiyatlı bir tutumla, arabulucu rolünü üstlenebileceğinin sinyallerini verdi. Japonya Bakanlar Kurulu, Anti-Komintern Paktı’nın Almanya ve İtalya’yla askeri bir ittifaka dönüştürülmesi konusunda anlaşmazlığa düştü. Ordu liderleri bu duruma sıcak bakıyordu. İngiliz ve Fransız ve büyük ihtimalle Amerikan Filolarını gören donanma askerleri ise bu fikre karşı çıkıyordu. Bu ikilem içerisinde, Tokyo gazetelerinden biri, Berlin’de ve Varşova’da bulunan Japon diplomatların Danzig konusunda arabuluculuk yapmayı teklif ettiğini yazdı.

Bu uzak noktalara yayılmış durumda olan diplomatik faaliyet, o an için sorunun merkezi halinde olan şehir haricinde her yeri etkilemişti. Danzig’in yüzeydeki sakinliği her yerde çatlamaya ve altta yatan gerilim yüzeye çıkmaya başlamıştı. Hemen hemen bölgedeki tüm Nazilerin oluşturduğu Senato, Polonyalıların 12 Mayıs’ta General Joseph Pilsudski’nin dördüncü ölüm yıldönümünü anmak için tören düzenlemesine izin vermedi.

Danzig sınırındaki Polonyalı korucular, karşı atakla karşılaştığında kaçmaya çalışan birkaç Danzigerliye ateş açtı. Artık herkes Doğu Prusya’dan inanılmaz sayıda “turist” geldiğini fark etmişti. Bu “turistlerin” neredeyse hepsi, Berlin’in darbe emri vermesi halinde makineli tüfekleriyle nişan alarak bölge turuna çıktıkları hayal edilebilecek olan güçlü kuvvetli genç adamlardan oluşuyordu.

Polonya da oldukça cömert davrandı. Danzig’deki Polonyalılar – 385.000 Alman’a karşı 20.000- Polonya’nın sefere çıkan ordusunu desteklemek için oluşturduğu acil durum fonuna 94,000 dolar gönderdi. Litvanya Genel Kurmay Başkanı, General Stasys Rastikis’in Mareşal Edward Smigly-Rydz’i ziyarete gelmesi gazetelerin Polonya ve Litvanya’nın bir zamanlar hırslı Almanya’yı nasıl bozguna uğrattığını yazmasına yol açtı. Gazeteler, Töton Şovalyelerinin 500 yıl önce Tannenberg’de kazandığı zaferden bahsediyordu.

Ne Almanya ne de Polonya kördüğümü çözmek için herhangi bir diplomatik girişimde bulundu. Onun yerine, Führer, gezi rotasını “Limes” olarak adlandırılan Fransız, Belçika ve Hollanda sınırlarındaki yeni güçlü tahkimatlara doğru çevirdi.

Arka Plan
Avustralya ve Yeni Zelanda’daki hemen hemen her evde Gelibolu adının bilinmesi için acı dolu bir neden vardır. 1915 yılında Çanakkale Boğazı’na yapılan saldırıda teknelerde ve sahilde öldürülen ya da yaralanan 130.000 kişi, Anzak yurt dışı seferine gönderilmek üzere seçilmişti.  İki sömürge ülkede ve bugün Londra’da yaşayanlar, ilk çıkarma birliklerinin Türk toplarının hedefinde kıyıya ulaşmaya çalıştığı günün 24. Yıldönümünü anmak için 25 Nisan’da eski üniformalarını giyerler. Chamberlain’in 12 Mayıs’ta Kamara’da sunduğu bildiriden, “Gelibolu meselesi bitmiştir” anlamı çıkarılabilirdi.
Yapılan anlaşmayla, Türkiye ve İngiltere “Akdeniz bölgesinde” olası bir saldırı durumunda birbirlerine karşılıklı yardım yapma taahhüdü verdi. Harita üzerinde bakıldığında, bu durum, İtalya’nın Kuzey Afrika veya Balkanlardaki olası bir hareketi için engel teşkil ediyordu. Diplomatik olarak ise, Chamberlain’in doğrudan Almanya hesabına başarı kazandığı koalisyon hareketini başlatmasından bu yana ilk kez gerçekleşiyordu.

Münih Konferansı’nın Hitler’e doğu yolunu açmasının ardından bir hafta içerisinde, Reich Ekonomi Bakanı Walter Funk Ankara’ya gelerek oldukça kapsamlı bir ticaret ve kredi anlaşmasından bahsetti. Krupp Works firması Çanakkale Boğazı’nda yapılacak olan tahkimat için halihazırda malzeme göndermişti ve Alman tersaneleri de Türkiye’ye denizaltı gönderiyordu. Funk’ın başarısı 1914 yılından önce var olan ilişkilerin yeniden eski haline kavuşmasına yol açmışa benziyordu.

Ancak Hitler sağlanan avantajdan yararlanmakta gecikti. Führer, Chamberlain koalisyonunda her şey yoluna girinceye kadar Franz von Papen’i Ankara’ya göndermek konusunda acele etmedi. Von Papen’in diplomatik oyunları Avusturya’yı Anschluss için olgunlaştırmış ve savaş sırasında Türkiye’ye askeri bir görev ziyareti düzenlemişti. Bu kez, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nüyü, Türkiye’nin ve bütün Balkanların Roma-Berlin eksenine katılmasıyla kurulan sağlam bir blok hayaliyle kandırmaya çabalıyordu.

Olağanüstü bir devlet başkanı olmadan önce yetenekli bir General olan İnönü, onun yerine kendi ordusunun kararını kabul etti ve Von Papen’i reddetti.

Bu durum, en azından Türkiye’nin tarafsızlığına güvenmiş olan Almanya’yı şaşırttı ve İngiltere de bir miktar şaşkınlığa düştü. İnönü’nün, geçen Kasım’da Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra başa geçtiğinden beri aklında ne olduğu bilinmiyordu. Yeni Cumhurbaşkanı ufak tefek, sessiz, ağır işiten ve Atatürk’ün sert yöntemlerinin yerine ince bir alay getirmiş ve son diktatörün şamatalı hayatından sonra sakin bir ev hayatı olan bir adamdı.  Beraber çalıştıkları on üç yıl boyunca Atatürk’ün diplomasisini yönlendirdi. Ancak İnönü diplomasinin temel özelliği Türkiye’nin yararına olacak şeyleri sakin bir şekilde elde etme becerisiydi.

İnönü, ismini Yunan ordusunu yenilgiye uğrattığı kasabadan alır. Yenilgiye uğrattığı düşmana karşı oldukça acımasızdı. Türkiye, buna rağmen, birkaç yıl içerisinde Yunanistan’la ittifak kurdu. Bunun üzerine, daha önceki “Hasta Adam”, siyasi olarak hararetli olan bu yarımadanın sorunlarına çözüm bulmak adına, Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’nın yer aldığı Balkan Anlaşmasına oturacak kadar sağlıklı hale gelmişti.

1936 yılında, Türkiye Çanakkale Boğazı’nda ve Boğaziçi’nde yeniden tahkimat yapmak üzere izin istedi ve Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında yer almasından dolayı ceza olarak Boğazları askeri birliklerden arındırmak durumunda kaldı. O zamana kadar diğer güçler Türkiye’nin anlaşmalarda yapılmasını istediği değişiklikleri elde etmek için anlaşmayı yırtıp atmak yerine müzakere yoluna başvurmasından etkilenmişti. Daha sonra, Montrö Konferansı toplandı ve tahkimat yapılması konusunda bir anlaşmaya varıldı.  Bu anlaşma, Türkiye’ye, savaşa girmesi halinde Boğazların kontrolünü sağlama ve aynı zamanda savaşta yer almaması durumunda da savaş gemilerinin geçişini kısıtlama hakkı verdi.

Avrupa’nın tamamı Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak konusunda tek bir arzu etrafında birleştiğinden beri, Türkiye savaş öncesi dönemde hemen hemen herkesi korkutuyordu. Ancak Türkiye için en kötüsü de Çar Rusyası’nın Çanakkale Boğazı konusundaki takıntılı haline getirdiği emeliydi. Çarlık rejiminden sonra gelen Sovyetler Birliği, Karadeniz’e inmek için geçiş yoluna sahip olma arzularını ciddi anlamda reddettiği için, Bolşevik fikirlere sahip bütün Türkler darağacına gitmesine rağmen, Atatürk ve İnönü, Bolşevik devletiyle kendi istekleriyle bir diplomatik işbirliği içerisindeydiler.

Bu sayede Türkiye, Chamberlain’in koalisyon planlarında oldukça önemli bir konumdaydı. İngiliz-Sovyet işbirliği, her iki filonun da Karadeniz’den Akdeniz’e serbest geçiş hakları olmadan sekteye uğrayacaktı ve diğer taraftan da Türkiye, daha sonra Bolşeviklerin koalisyonun dışında kalmaya karar vermesi halinde İngiltere’yle bir anlaşma yapmak konusunda tereddütte kaldı. Rusya’nın karşı çıkmayacağında kesin olarak emin olmak istiyordu. İnönü, Potemnkin’in ziyaretinden sonra ikna oldu.  

Ancak, İngiliz-Sovyet anlaşması konusundaki en büyük sorun çözümsüz kalmıştı. Maxim Litvinoff 16 Nisan’da, Stalin kendisini Dışişleri Komiserliği görevinden almadan üç hafta önce, ilk Sovyet teklifini yaptı ve Vyacheslass Molotoff’un Litvinoff’un yerine geçmesi,  Sovyetlerin kendi şartları konusundaki ısrarını daha da güçlendirdi.

Chamberlain geçen hafta, bir “yanlış anlaşılma” olduğunu söyledi. Buna göre, kendisi Rusya’nın, öncelikle İngiltere ve Fransa’dan yardım görmeden tek bir silahlı saldırı kurbanına bile yardım etmesini istemiyordu. Ancak, 11 Mayıs’ta resmi gazetede yayımlanan bir açıklama, bunun Sovyetlerin temel hedefi olmadığını gösteriyordu. Başyazıda, İngiltere, Fransa ve Rusya – ve mümkünse Polonya-arasında net bir karşılıklı yardım anlaşması istendiğinden bahsediliyordu ve şöyle devam ediyordu:

“İngiltere ve Fransa ya da Polonya ile karşılıklı yardım anlaşması olmayan Sovyetler Birliği, bütün bu devletlere karşılığında onlardan yardım beklemeden yardım etme taahhüdü verir ve ayrıca, Sovyetler Birliği’ne karşı doğrudan bir saldırı olması durumunda da, Sovyetler Birliği yalnızca kendi kaynaklarına güvenmek durumundadır.”

Bu hafta pazartesi günü, Sovyetlerin resmi cevabı Londra’ya ulaştı ve Chamberlain artık, Dışişleri Bakanı Viscount Halifax, Cenevre’de Potemkin ve Fransız Dışişleri Bakanı Georges Bonnet ile görüşmeden önce, ya büyük bir hata yapıldığını kabul edecek ya da yeni şartlar düşünmeye başlayacaktı.

Önemi….
Türkiye’nin katılımı, İngiltere koalisyonunda iki diktatörün inandığından daha fazlası olduğunu gösterdi ve Türkiye’nin, İtalya’nın savaş sırasında sahip olduğu yere gelmek için Çanakkale Boğazı’nın kontrolünü ele geçirmekten ve 200.000 askeri ve 500’den fazla uçağı olan küçük çaplı iyi bir orduya sahip olmaktan daha fazla sebebi vardı ve bunun için gereken tüm donanıma sahipti. İnönü’nün Balkanlarda olağanüstü bir etkisi var ve İngiltere’nin yararına olacak şekilde, bölgeyi bir veya birkaç rakip blok şeklinde birleştirmeyi amaçlayan benzer diktatörlere ve demokrasi çabalarına zarar veren bölgedeki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturabilir.

Karşılıklı şüpheler, Stalin’in Chamberlain’i “taviz vermeyen” bir anlaşma yapmak konusunda zorlamaya karar vermesini ve Chamberlain’in Bolşeviklere karşı yükümlülüklerinden olabildiğince uzak kalmak istemesini sağladı. Fransa, hem Londra hem de Moskova’yı ikna etmeye çalışıyordu ancak diğerleri şüpheleri besleyecek şekilde hareket etmeye devam etti. Bir tarafta Alman diplomasisi İngiliz samimiyetini gözden düşürmeye çalışıyor, Rusya’yı tarafsız bir duruşun daha güvenli olacağı konusunda ikna etmeyi deniyordu. Diğer tarafta ise, İspanya, Portekiz ve Japonya – yani İngiliz diplomasisinin bütün önemli unsurları, İngiltere ve Sovyetler arasındaki ittifaka düşmandı.

Fakat birbiriyle çatışma halinde olan bütün bu akımlar, İngiltere-Rusya müzakerelerine zarar verirken, rakip Berlin-Roma ekseni, liderlerin iddia ettiklerinden askeri olarak daha zayıf olduğunu ortaya koyuyordu.  Kuzey gezisinin başlarında yaptığı konuşma, Mussolini’nin Führer’in kendi çıkarları adına ülkeyi bir savaşa sürüklemesine izin vermeyeceği konusunda şüpheci İtalyan halkını inandırmayı amaçlıyordu.