İsmet İnönü Millet Düşmanı mıydı? - 1921

 8

Ulus gazetesinin 17 Mayıs 1968 tarihli baskısında Milli Mücadele yıllarını anlatan bir yazı dizisinde hatıralarını anlatan İsmet İnönü, İkinci İnönü Savaşı ile ilgili olarak bazı olaylardan bahsetmiştir. Tabii söylediği konuyu ve o günün şartlarını incelemek lazımdır. İnönü’nün İkinci İnönü Savaşı ile ilgili anlattığı birinci hatırası şöyledir:

"Geriye doğru hicret eden bir kafileye rastladım. Kağnı arabaları, subaylar ve aileleri Bursa istikametinden geliyorlardı. Kafilede halktan da kimseler vardı. İlerlemekte olan düşmandan kaçtıkları belliydi. Hem yürüyor, hem söyleniyorlar, mırıldanıyorlar. Kulak verdim. 'Ne olacak, ne yapacağız, nedir bu başımıza gelenler' tarzında konuşuyorlardı. Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım: Bana bakın dedim. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka subay olarak da yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, kimse işitmesin, millet düşmanınızdır. Sizin yüzünüzden muharebe devam ediyor, zannındadır. Her tarafta fesatçılar var. Bunlar da düşmanınız sayılır. Silahımız yok, adamımız yok, nasıl muharebe edeceğiz diye propagandalar yapılıyor. Memleketimizde bundan sonra bir muharebe yapacak olursak, böyle bir muharebeye mecbur kalacaksak, en çok silâhlı bulunduğumuz zaman bu gündür. Şimdi memleketi savunuyoruz ve netice alırız diye ümit ediyoruz. Mücadeleyi bıraktık mı, ekmek bıçağı bulamayacaksınız. Elinizde ekmek bıçağını bırakmayacaklar. Anlıyor musunuz? Gün, bugündür. Kurtulmak lâzım. Silâhımız bu kadar, cephanemiz bu kadar, siz kağnı arabası ile gidiyorsunuz, ne yapalım? Devlet baba bu kadar veriyor."

Kurtuluş Savaşı öncesinde 4 yıl süren 1. Dünya Savaşı halkı savaştan bıktırmıştı. 1919 Mayıs'ında silah altında ancak 43 bin kişi vardı. Samsun'a çıkan Ordu Müfettişi Mustafa Kemal, oradaki 15. Tümen'in durumu hakkındaki raporunda şöyle yazar: "15. Tümen, terhisten sonra pek düşük olan kuvvetini son üç ay içerisinde görülen 700 firar olayı ile büsbütün yitirmiştir. Taburlar 50 ila 100 askere inmiştir."

Yunan işgaline rağmen Ege'de de birliklerde çözülme devam eder. Örneğin Ödemiş'deki bölüğün komutanı Hüsamettin, o günlerde Celal Bayar'a şöyle der: "İzmir'den kopup gelen panik ve kaçak asker seli bizim bölüğü de sürükleyip götürdü. Orada bir makinalı tüfekle ben ve bir de Subay Mehmet Efendi kaldık." Denizli Mutassarrıfı Faik (Öztırak), Aydın bölgesindeki 57. Tümen'in ve askerlerin durumunu dramatik bir biçimde Bâbıâliye bildirir: "İzmir olayları, asker üzerinde kötü etki yaptı, işgal edilen yerlerdeki askerlerin tutsak edildiği fikri yayıldı. Böylece önce 57. Tümen erleri, toptan denilecek ölçüde firar ettikleri gibi şimdi de buradaki topçu erleri dağılmış ve ancak 60 mevcudu kalmıştır. Silah ile kaçan asker, kırlarda ve yollarda rahat durmayarak olaylar çıkarıyor. Bunların yakalanması ve asayişin sağlanması, kuvvetli bir jandarmanın varlığına bağlı iken, onun da durumu üzüntüyle bilinmektedir." Bursa Valisi Hacim Muhittin, Temmuz 1920'de Ankara'ya duyurur: "Orhaneli ve Bandırma'da iki taburun yalnız subayları kalmıştır."

Milli Mücadele'ye karşı isyanların patlak verdiği Konya'da da 12. Kolordu Komutanı Fahrettin Altay, askerlerin savaşa isteksiz olduğunu belirtir: "İstanbul'un fena propagandaları durmadan işlemeye devam ediyor. Kötü ruhlu kişiler, aralıksız ve gizli gizli halkın ve askerlerin fikrini bozuyorlar. Bu yüzden askerler arasında kaçaklar çoğalmaya başladı. Sonu gelmez bir savaş ile milleti boşuna kırdırıyorlar. 'Hicaz gibi, Bağdat gibi kutsal yerler gittikten sonra Gavur İzmir için milleti kırdırmak olur mu?' gibi kaba sözler kulaktan kulağa geçiyor. Bütün çabamız kötü haberleri çürütmek ve bu yoldan firarın önünü almaktır."

Atatürk, Nutuk'ta elde mevcut az sayıda askerin kaçışını, yerine yenisinin alınamayışını fetvaların ayaklanmalara yol açışını çarpıcı bir dille anlatır: "Bütün Batı Anadolu illerimizde, Ankara ve dolaylarında, daha doğrusu bütün yurtta kuvvet denilebilecek bir birlik bırakılmış mı idi? Bursa'da Bekir Sami Bey'in buyruğu altına verilen kuvvetin çekirdeği, İzmir'de tüfek attırılmaksızın Yunanlılara tutsak olarak verilen ve Yunan gemileri ile Mudanya'ya çıkarılan iki alay kadrosu değil mi idi? Yine İstanbul Hükümeti ile Halife ve Padişah değil mi idi ki, Hendek-Düzce yolunda Halife Ordusu'na ve ayaklanmış topluluklara Yunan cephesinde kullanılacak oldukça güçlü tümeni, 24. Tümen'i, ayarttırıp dağıtmış ve komutanlarını şehit ettirmişti." "Gerçekten birçok yerlerde, kimi ordu erleri, ayaklananlarla çarpışmadıkları gibi, tersine silahlarını onlara bırakarak köylerine, yurtlarına savuşuyorlardı."

Hatta bazen erler, subaylarına karşı bile dönebiliyorlardı. Falih Rıfkı Atay, iç ayaklanmalar sırasında görülen bu durumu yazar: "Halk, ayaklanma bölgelerinde göreve giden kuvvetleri tekbirler getirerek karşılıyor, kolayca kandırıp dağıtıyordu. Ankara çevresi güvenliği için yola çıkan Âkif Bey kuvveti, Beypazarı ve Ayaş'ta başarı kazandıktan sonra, komutan kendi erleri tarafından öldürülmüş ve kuvvet dağılıvermişti. Kütahya'da uzun süre iyi giden bin beşyüz mevcutlu milli tabur, bir gün ansızın dağılmış, komutanı güçlükle canını kurtarmıştır."

Savaş bıkkınlığı ve korkusu o kadar şiddetlidir ki, bazı yerlerde halk, savaşa ve öce yol açabilir diye, askeri kuvvetlere karşı çıkar İzmir'in işgali üzerine, içerilere çekilen subaylar, yılgınlık ortamında bir tehlike sayılır. Tire Şube Başkanı Vekil Yüzbaşı Mehmet, 18 Mayıs'ta Aydın'daki Tümen Komutanına şu telgrafı çeker: "Her ne kadar asayiş sağlanmışsa da, burada kalan bir kısım asker ve subayların memleketin ihtilaline yol açmak girişiminde bulunduklarını öğrenen memleket halkı, bunların buradan hemen ayrılmalarını ısrarla istemektedir." Bu bıkkınlık ve tükenmişlikten yararlanmak isteyen Yunanlılar, subay düşmanlığını körüklerler. Genelkurmay Başkanı İsmet İnönü'nün Temmuz 1920'de Meclis'te açıkladığına göre, Yunanlılar, erleri kışkırtmak için, onlara değil, yalnızca subaylara karşı oldukları propagandasını yaparlar.

İşte İsmet İnönü bu şartlar altında ordusunu toplamaya ve ülkesini kurtarmaya çalışıyordu.

İnönü ‘nün İkinci İnönü Savaşı günlerindeki durumu açıklamak için anlattığı ikinci hatırası ise şöyle: Düşman ileri harekata başlamış, uzaktan temastayız. Ben İnönü mevzilerinde düşmanı bekliyorum. İzzet Paşa’nın bıraktığı otomobille mevzilerin ilerisinde muhtelif yerlere gidip dolaşıyorum. Bir gün, böyle bir dolaşma sırasında, karşıdan bir köylü koşarak bana doğru geldi. Elinde bir kuş vardı. Baktım, baykuş. Hayvanı canlı olarak yakalamış. Köylünün elinde, gözleri fıldır fıldır dönüyor. ‘Kuşu burada yakaladım’ diye bana gösterdi. Yanımdaki subay, ‘ Baykuş uğursuz bir hayvan sayılır’ dedi. Fena halde canım sıkıldı. Bu baykuş da karşımıza nereden çıktı, diye düşünüyorum. Kendimi hemen toparladım ve davrandım. ‘ Aaa! İyi oldu rastladığımız, baykuş iyiye alamettir. Ben tecrübe etmişimdir, ne vakit muharebede baykuşa rasgelsem, o muharebeyi mutlaka kazanırım’ dedim. Subay gene şaşırdı, ‘ Sahi mi?’ dedi. Kendisini temin ettim.

İnönü Millet Düşmanı değildi, sadece subayların moralini düzgün tutmaya çalışan ve kışkırtmalara kapılmamaları için çaba harcayan bir komutandı. İkinci İnönü Savaşı tam bir askeri hareketti. Yunanlılar bu savaşta bizim iki İnönü savaşı arasında toplayıp tanzim edebildiğimiz kuvvetten iki-üç misli fazla bir kuvvetle harekata giriştiler. İkinci İnönü Savaşı çok kanlı olarak dört gün sürdü ve savaşı kazandık. Mustafa Kemal Paşa 1 Nisan’da İnönü’ye çektiği telgrafta “ Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz” demişti.