Naz Üstündağ

 

YENİ BİR BAŞLANGIÇ

Tarih; 24 Temmuz 1923, bir milletin kaderi belirleniyor. Bu millet, Türk milleti. Onca engeli aşmış, onca yükü omuzlarına almış Türk milleti. Bayrağına sevdalı, ülkesinin taşına toprağına kurban Türk milleti. Kendi kaderini kendi yazan Türk milleti..

Sevr Antlaşması’yla “ Sen Türk’sün, yaşayamazsın ! “ denildi önce. Haberleşemezsin, ticaret yapamazsın, kendi topraklarında yabancı muamelesi göreceksin, daha az hakkın olacak, memleket kararlarını elalem alacak dediler. Bazı vatandaşına güvenmeyenler, Türklerin bağımsızlık tutkusunu bilmeyenler “ Kurtulalım” dediler. İlerisini düşünmeyenler imzalayıverdiler. Yorumlayamadılar, bilemediler. Bilmiyorlardı ki yaşamak için bir nedeni olanlar her sıkıntıyı aşar. Meclis onaylamadığı sürece yürürlüğe giremez dendi, boyunlarını büktüler. Çünkü ortada bir meclis dahi yoktu.

Bazı gerçekleri farkında olanları, ileriyi düşünenler, yorumlayabilenler başkaldırdılar bu duruma. En başta da Mustafa Kemal Atatürk. Deniz gözlerinin arkasına deniz gibi bir ordu aldı. İlk önce imkanları sağladı bir bir. En çok sevdiği askerlik mesleğinden dahi vazgeçti. Karşısına yüzlerce, yanına binlerce yurttaşı aldı. Elinde bir hiç vardı, koskoca bir hiç. Yoktan var etti, olan engelleri yok etti. Tek güvencesiyse Türk milletiydi.

Çıktı bir yola, dönmedi. Savaştı, cepheden cepheye koştu. Halkı örgütledi, kazandı. Kanla sulanmış yurt toprağının her köşesine Türk bayrağı dikti. Haberleşemezsin demişlerdi, haberleşmeyi sağladı. Kendi memleketinde yabancı muamelesi göreceksin demişlerdi, yabancının kim olduğunu gösterdi. Daha az hakkın olacak demişlerdi, bütün hakları verdi. Memleket kararlarını elalem alacak demişlerdi, halk kendi kararını kendi aldı. En önemlisi; yaşayamazsın demişlerdi. Hem yaşadı hem yaşattırdı. Çünkü o bir uçurtmaydı göklerde salınan. Özelliğiyse rüzgarla uçması değil, rüzgara karşı koymasıydı. Böyle yükseldi, yükseltti memleketini.

Dan Millman’ın bir sözünde dediği gibi; “ Tırmanmayı göze alan, zirvenin hazzını yaşar “. Türk milleti tırmanmayı göze almıştı. Kadınıyla erkeğiyle savaşa koşmuştu. Savaştaki başarının ardından masa başındaki anlaşmaya kalmıştı her şey. İsmet Paşa gitti, adı gibi temiz, dürüst bir anlaşma imzaladı. Türk milleti bağımsızlığa kucak açmıştı, yenilikleri bir bir hazmetmişti.

Sevr bir kaderin bitimiydi halbuki. Bir teslim oluştu, bir kelepçeydi Türk halkının ince bileklerine takılmış. Sevr geleceği görememekti, geleceksizlikti. Lozan’sa, apayrı bir gelecekti. Lozan; hak demekti. Bütün dünyanın Türk’ün gücünü kabullenişiydi. Herkesin Türk’e boyun eğişiydi. Sevr’in karanlığının ışığıydı. Lozan; zirvenin hazzıydı. Halk; Lozan’la uygarlaşmış, Lozan’la kendine gelmişti. Hak elde etmeye başladıkça yüzü gülmüştü. Can gelmişti nice canları alan Anadolu’ya. Türk’ün varlığını tanıyan bir anlaşma onca şehidimizi geri getirmedi, yüreğine ateş düşen anaların öfkesini ve acısını dindiremedi. Babasız kalan çocukların, gençliklerini kaybetmiş, hayalleriyle gömülmüş onca genci kavuşturamadı sevdiklerine. Fakat mezarları Türk toprakları üzerindeydi, kemikleri Türk toprağının altındaydı. Onlar ki bu toprakları vatan yapandı.

Türk milleti Lozan’la ellerine vurulan kelepçeleri kırdı, karanlıkta meşaleler yaktı. Haklarını çekti aldı düşmanların elinden. Hayallerini verdi, hayatını adadı. Sırf “ Ben Türk’üm ! ” dedikleri için öldüler. Kendi memleketlerinde kendileri öldürüldüler. Tek suçları savunmaktı. Şimdi toprak ağlar onlara, analar ağlar, çocuklar ağlar. Tek yüzleri güldüren şeyse hala Türkiye’nin ayakta olmasıdır. Bunun başlangıcıysa Lozan’dır.

Naz Üstündağ - TED Zonguldak Koleji - 8B