TÜRKİYE VE SOYKIRIM

STANFORD J.SHAW

Türk Tarihi Profesörü

California, Los Angeles

Giriş

Büyük Britanya ve Fransa ile 1938 yılında askeri ittifaklara girmesine ve Nazi Almanya’sına karşı açıkça bu devletlerin tarafının tutmasına rağmen, her iki devletin de doğrudan doğruya savaşa girilmesi halinde Yunanistan üzerinden gelebilecek bir istila hareketine karşı yardım teminatı verememesi sebebiyle Türkiye II. Dünya Savaşı’nın büyük bir bölümünde tarafsız kalmıştır. Ayrıca, I. Dünya Savaşı felaketleri sonucu olarak Osmanlı İmparatorluğu vatandaşlarının çektiği sıkıntılar pek çok Türk’ün hafızasında hâlâ canlı bulunmaktaydı ve ülkelerin menfaatleri gerektirmediği müddetçe aynı sıkıntılara tekrar katlanmayı istemiyorlardı. İthalat ve ihracatın büyük bir kısmının kesilmiş olduğu bir devrede Yunanistan üzerinden bir Alman saldırısı ihtimaline karşı büyük bir ordu bulundurmak gereğinden dolayı oldukça büyük ekonomik ve mali güçlüklere karşı koyan Türkiye, Almanya’nın çöküşü bariz bir hakikat haline gelip, batılı müttefikleri kendisine 1 Ağustos 1944 tarihinden itibaren savaşa girmesi için gerekli garantileri verinceye kadar tehlikeli bir tarafsızlık içerisinde kaldı.

Türkiye, II. Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yardım konusunda tarafsız kalmadı. Aksine Yahudilerin takibata uğradığı, hapsedildiği katledildiği bu afet döneminde harpte tarafsız kalmış olması Türkiye’yi Yahudilere oldukça önemli yardımlarda bulunabileceği enteresan bir duruma getirdi.

Bu yardımların birincisi, Berlin’de ve Nazi işgali altında Türk diplomatik temsilciliklerin görevlerini sürdürdüğü bazı Avrupa ülkelerinde diplomatik kanallarla müdahale, ikincisi ise Yahudi Temsilciliği ve diğer Yahudi teşkilatlarının Avrupa Yahudilerine yardım edip onları kurtarmaları için İstanbul’un üs olarak kullanmalarına müsaade etmektedir. Bugünkü kısıtlı zaman içerisinde bu iki destek konusunu işleyeceğim ve sorulacak sorulara cevaben daha fazla ayrıntı vereceğim. Bu konuda “Türkiye ve Soykırım” adını verdiğim eserimin yakın bir gelecekte basılacağını umuyorum. Türk, Fransız, Alman ve diğer ülkelerin arşivlerinden kaynaklanan pek çok belgeden özellikler aydınlatacaktır.

Fransa’daki Yahudilere Türkiye’den Yardım Eli

Birinci olarak tarafsız durumda olan Türkiye hem Almanya’da hem Nazi işgali altında bulunan ülkelerde diplomatik temsilciliklerini sürdürebildi. Böylece, Türk diplomatları ve konsolosları, bulundukları ülkelerde ikamet eden Türk Yahudileri müdahale için mevkilerinden yararlandılar. En fazla bilgi edinebildiğimiz Fransa’da bu fonksiyon, tabiidir ki o zaman Vichy’de bulunan T.C. Paris Büyükelçiliği ile 1943 yılında İtalya’nın harpten çekilmesiyle Almanya’nın Güney Fransa’nın büyük bir bölümü işgali üzerine Paris’ten Grenoble’a nakledilmiş olan Marsilya’daki konsolosluklar tarafından yerine getirildi. Bu konuda en faal olan, hatta çoğu zaman hayatlarını tehlikeye atarak Türk Yahudileri korumak için canla başla çalışan Türk diplomatları Paris Konsolosluğunda Başkonsolos Cevdet Dülger (1939’dan 1942’ye kadar), Fikret Şefik Özdoğancı (1942’den 1945’e kadar), ve savaş boyunca Konsolos Muavini Namık Kemal Yolga’dır. Daha sonraları T.C. Dışişleri Genel Sekreterliğine getirilmiş olan Büyükelçi Yolga seksen yaşında ve sağlıklı olup halen emekli olarak Ankara’da ikamet etmektedir. Marsilya’da görevli olup da sonradan Grenoble’a taşınan temsilcilikte Başkonsolos Bedii Arbel (1940’tan 1943’e kadar), Mehmet Fuat Carım   (Haziran 1943’ten 1945’e kadar) ve savaş süresince Konsolos Muavini Necdet Kent görevde bulundular.

Bu diplomatlar savaş süresince Türk Yahudilerini korumak ve onlara yardım etmek için çeşitli yollardan müdahalelerde bulundular. Bunların birincisi ve en önemlisi; Türk asıllı Yahudilerin vatandaşlık kayıtlarını yenileyerek onları Nazi ve Vichy yöneticilerine karşı korumak için her gerektiğinde yetkili makamlara onların Türk vatandaşları olduğu bildirilerek Yahudilerin Türk vatandaşlığı statülerini devam ettirdiler. Bu hiç de sanıldığı kadar kolay bir iş değildi.

Fransa’da Yaşayan Türk Yahudilerinin Tekrar Türk Vatandaşlığına Geçmek İçin Çabaları

Savaş başlangıcında Fransa’da yaşayan on bin kadar, Avrupa’nın diğer ülkelerinde de aşağı yukarı bir o kadar daha Türk asıllı Yahudi bulunmaktaydı. Bunların bir kısmı Türkiye’yi, ta Fransa’nın Türk İstiklal Savaşına karşı İngiltere ile olan ittifakına son veren ve Türklerin İngilizleri ve diğer istilacı ülkeleri ülkeden çıkarma mücadelesinde Fransa’nın Türklerin yanında yer alması ile sonuçlanan Franklin-Bollion Anlaşmasının imzalandığı 1921 yılında Türkiye’den çekilen Fransız askeri kuvvetleri ile birlikte terk etmişlerdi. Bu terk ediş Yahudilerin Türk İstiklal savaşını desteklemediklerinden değildi. Türk Yahudilerinin çoğu aynen on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan milletçi ayaklanmalarda Osmanlıları bütünlüğünden tarafa oldukları gibi, Türkiye’nin de bütünlüğünü desteklemekteydi. Türkiye’den ayrılmalarının sebebi Fransızların çekilmesine rağmen Türklerin İngilizlere ve Yunanlılara karşı savaşı kazanamayacağı, neticede on dokuzuncu yüzyıl başlarındaki Yunan Bağımsızlık Savaşından beri uzun yıllar boyu Yahudileri sürekli zulüm altında tutmuş ve katletmiş olan Yunanlıların Batı Türkiye’nin büyük bir kısmını işgal edeceğiydi.  Yunanlılar son olarak 1917 yılında Selanik’teki Yahudi mahallesini baştan aşağı yakmış ve şehir yeniden inşa edilirken Yahudilerin dönmesine müsaade etmeyip Yahudi evlerinden ve arazilerinden kalanları Anadolu’dan gelen Rum mübadillerine vermişti. Yunanistan’la alâkalarını kesmiş bulunan pek çok Türk Yahudisi de Fransız ordusu ile birlikte Fransa’ya gitmişti. Bir kısım Türk Yahudisi de, Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıç yıllarında, Atatürk reformlarını genç Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni yeni çabalamakta olduğu ve Fransa’ya yerleşmenin çok daha refah ve rahatlık vaat eder göründüğü 1920’lerde Fransa’ya gitmişti. 1940 yılına gelinceye kadar Fransa’daki Türk Yahudilerin çoğu Fransız Yahudileri ile evlenmiş, Fransız tabiiyetli çocukları, hatta bir kısmının torunları olmuş, hatta ve hatta bazıları da Fransız tabiiyetine geçmişti. Bunların bir kısmı, en azından beş yılda bir Türk konsolosluklarında kayıtlarını yenileterek Türk vatandaşlığını muhafaza etmiş, bazıları ise bunu ihmal ettiklerinden 1935 yılında kabul edilen ve yurt dışında mukim Türklerin kayıtlarını yenilemeleri aksi takdirde vatandaşlıktan çıkarılacakları hükmünü getiren Türk kanununa göre vatandaşlık haklarını kaybetmişlerdi. Bu durum Türk Yahudisi olmaktansa Fransız vatandaşı olmanın evlâ olduğunu düşünen bir kısım Yahudi tarafından pek önemsenmemişti. Ancak,  Naziler gelip Fransız Yahudilerine zulmetmeye başlayınca ve Türk diplomatları Türk asıllı Yahudilerin Musevi aleyhtarı kanunlardan muaf tutulması için mücadelelere başlayınca, Türk vatandaşlığını kaybetmiş olan bu Yahudiler Türk Yahudisi olmanın Fransız Yahudisi olmaktan kat ve kat evlâ olduğunu birden bire anlamış Türk tabiiyetlerinin iadesi için Türk konsolosluklarına akın ettiler. Türk Yahudilerinin üzerindeki baskı, Türk vatandaşlığı belgelerini gösteremedikleri sürece gitgide arttığı halde, her müracaatın Ankara’ya iletmesi gerektiği için bu zaman isteyen bir işti. Bu durum karşısında Türk diplomatları iki seçenek buldular. Bazı durumlarda sahte belge düzenlediler. Türk Yahudilerinin toplama kamplarına, çalışma kamplarına gönderilmek veya evlerinden, dairelerinden iş yerlerinden atılmakla karşı karşıya bulunanlara, sahte Türk vatandaşlığı belgeleri verdiler. Bazen “gayrimuntazam vatandaş” olduklarını, intizama dönüş muamelelerinin Ankara’da yürütülmekte olduğunu ve icabında her türlü korumada da dâhil, Türk vatandaşı kabul edilmeleri gerektiğini belirten belgeler düzenlediler. Paris’teki  Türkiye Başkonsolosu Namık Kemal Yolga ve Marsilya Konsolosu Necdet Kent inanılmaz bir tempo ile çalışarak bütün müracaatların muamelelerini yapmış, korumaya en muhtaç oldukları bir devrede Yahudilere bu korumayı sağlayacak belgeleri vermeyi başarabilmişti.

Bu işlerin nasıl halledildiğini Yolga şöyle anlatıyor:

“ Zamanımızın en büyük kısmını alan husus, bizim ‘gayri muntazaman vatandaş’ dediğimiz, Fransa’da uzun müddet ikametleri sırasında Başkonsoloslukta vatandaşlık kayıtlarını muntazaman yenilememiş olan ve Türk tabiiyetinde olanlara verdiğimiz ‘vatandaşlık ilmuhaberi’ni alamayacak durumda olan vatandaşlarımızın durumuydu. Paris’teki Başkonsolosluğumuzun mesuliyeti altında bulunan, Paris ve yakın çevresini de içine alan bölge, Fransa’daki Türklerin çoğunun bulunduğu mıntıkaydı. İstila kuvveti makamları Fransa’daki Yahudileri takibata başlayınca, gayr-i muntazaman Türk vatandaşları konsolosluğa akın etmeye başladı. Gelenler önce ikinci kattaki konsolosluk binasına doluşuyor, sonra giderek giriş salonundan o kata çıkan merdivenlere yığılıyor, hatta fotoğraflarda da gördüğünüz gibi, geç kalanlar Haussman Bulvarı’nın kaldırımında kuyruk oluyorlardı. Başlangıçta merdiven sahanlığında durup müracaatçıları karşılarken daha sonraları binanın girişine koyduğum bir sandalyenin üzerine çıkıp yerine getirmeleri icap eden muameleler hakkında bilgi vermeye, Türk vatandaşı olduklarını ispata yarayacak belge namına neler bulunursa getirmelerini istemeye başladım. Tek tük bazı hallerde bu insancıkların bulup getirdikleri yegâne vesikanın Osmanlı devrinde ödemiş verginin makbuzlarından ibaret olduğunu hâlâ hatırlarım. Bu kimselere biz vatandaşlık durumlarını nizama döndürmek için müracaatta bulunduklarını ve müracaatların Ankara’ya intikal ettirildiğini belirten ‘tasdik’ belgelerini veriyorduk. Zannediyorum bu tasdiknameleri, polis kayıtları için de geçerli olmak üzere ‘vatandaşlık ilmühaberi’ yerine kullanabiliyorlardı. Bu bizim gayri muntazaman vatandaşlarımıza tatbik ettiğimiz normal bir prosedürdü.(1)

Sürgün Pahasına Gerçekleştirilen Bir Kahramanlık Hikâyesi

Türk konsolosları bazen bu kimselerin serbest bırakılmasını sağlayacak pasaport ve Türk vatandaşı olduklarını belirtir diğer evrakı vermek için toplama kamplarına kadar da gitmiş, hatta bu Yahudileri Auschwitz ve diğer ölüm kamplarına götürülmekte olan trenlere binmişlerdir. O zamanlar Marsilya Konsolos Muavini olan Büyükelçi Necdet Kent, katledilmek üzere Doğuya sevk edilmekte olan Türk Yahudilerinin kurtarmak için nasıl müdahalede bulunduğunu şöyle anlatıyor:

“ Bir akşam, konsoloslukta memur ve mütercim olarak çalışan İzmir’den gelme Sidi İscan adlı bir Türk Yahudisi ( toprağı bol olsun o da vefat etmiş) alı al moru mor pür telaş evime geldi. Almanların seksen kadar Yahudi’yi topladığını ve hayvan nakline mahsus katar vagonlara doldurup Almanya’ya sevk etmek üzere istasyona götürdüklerini söyledi. Gözyaşlarını zor zapt ediyordu. Ne kadar üzüldüğümü bile söylemeden onu teskine çalıştım ve bulabildiğim en seri vasıta ile Marsilya’nın Saint Charles Garına gittim. Garda durum içler acısıydı. Ağlayan, inleyen, hıçkıran insanlarla hıncahınç dolu hayvan vagonlarına gittim. Üzüntü ve öfke, zihnimde ne varsa silip süpürmüştü. O geceden aklımda kalan ve hafızamdan hiçbir zaman silinmeyecek olan hatıra, bu vagonlardan birinde yazılı olan şu ibareydi: ‘ Bu vagona yirmi büyükbaş hayvana yetecek yem, yahut beş yüz kişi yüklenmesi icap eder.’ Her vagonda birbiri üzerine yığmaca seksen kişiye kadar insan yüklenmişti. Gar amiri olan Gestapo subayı benim orada olduğumu haber alınca son derece sert bir tavırla yanıma geldi ve ne aradığımı sordu. Ben de zorla becerebildiğim kadar nezaketle, bu insanların Türk vatandaşı olduğunu, tevkif edilmelerinin bir hata olduğunu, serbest bırakılmaları ile bu hatanın derhal düzeltilmesi icap ettiğini söyledim. Gestapo subayı bana kendisinin emir kulu olduğunu, aldığı emirleri yerine getirdiğini, bunların Türk değil sadece Yahudi olduklarını bildirdi. Rica ile ve derhal bazı tehditlerde bulunmadığım takdirde hiçbir neticeye varamayacağımı anladığım için Sidi İscan’ın yanına gidip haydi, biz de trene atlayalım dedim; bize mani olmaya kalkışan Alman askerini şöyle bir kenara iterek, Sidi İscan’ı da yanıma alıp vagonlardan birine girdim. Bu defa bağırıp çağırmak, hatta yalvarmak sırası Gestapo subayına gelmişti. Söylediklerini dinlemeye ne halim ne de niyetim vardı ve Gestapo subayının ağlamaklı bakışları arasında tren hareket etti. Aradan pek uzun bir zaman geçtiği için pek hatırlamıyorum ama Arles miydi, Nimes miydi, öyle bir yere gelince tren durdu Birkaç Alman subayı vagona binip yanıma geldi. Subayları son derece soğuk karşıladım; hatta selam bile vermedim. Bir hata yapılmış olduğunu, benim binmemden sonra trenin hareket ettiğini, durumdan mesul olanların cezalandırılacağını, trenden iner inmez emrime tahsis edilecek bir otomobille Marsilya’ya dönebileceğimi söylediler. Ben de; bu işte bir yanlışlık olduğunu, seksenden fazla Türk vatandaşının sırf Yahudi oldukları için katar vagona doldurulduğunu, dini itikatların böyle bir muameleye sebep gösterilemeyeceğine inanan bir ülkenin vatandaşı ve o ülkenin temsilcisi olarak bu insanları tek başlarına kaderlerine terk etmemin mevzubahis olmadığını, zaten onun için burada bulunduğumu söyledim. Subaylar her ne kusur işlenmişse düzeltileceğinin vaat edip, vagondakilerin hepsinin Türk vatandaşı olup olmadıklarını sordular.

Çevremdeki bütün insanlar; erkek kadın, çoluk çocuk canları üzerinde oynanmakta olan bu kumarı taş kesilmiş durumda seyretmekteydi. Benim tavizsiz tutumum karşısında ve o arada Nazi subayına gelen bir emir üzerine, hepimiz trenden indirildik. Hemen akabinde neler olduğunu ömrüm boyunca unutamam. Hayatları kurtulan o insancıklar gözlerinde minnet, şükran ifadeleri ile boynumuza ellerimize sarıldı. Hepsini yerlerine yolladıktan sonra Sid İscan’la beraber Nazilerin emrimize verdiği Mercedes Benz’e yan gözle bile bakmadan, odun gazı ile çalışan bir otomobil kiralayıp Marsilya’ya döndük. O gün sabaha karşı yatağıma girerken duyduğum huzur-ı kalbi ömründe pek ender yaşadım. Aradan geçen yıllar boyunca o günkü kısa tren yolculuğunda beraber olduğumuz kişilerin çoğundan mektuplar geldi. Kim bilir bugün onlardan kaçı sağ sağlam, kaçı göçüp gitti. Ben bu gün bile hâlâ hatta beni hatırlamayanları bile muhabbetle yâd ediyorum.(2)

Fransa’daki Yahudiler için Türk Konsoloslarının Verdiği Diplomatik Savaş

Türk konsolosları, Alman işgal kuvvetlerinin ve Fransa’nın işgali altında bulunmayan bölümünün yönetimi Vichy Hükümetinin adeta Almanları taklit edercesine, hatta onlarla yarışırcasına uygulamaya koydukları Yahudi aleyhtarlığı kanunlardan Türk Yahudilerini muaf tutabilmek için sürekli olarak Alman ve Fransız makamlarına müracaatta bulunmaktaydı. Türkiye’nin bu “istisna iddiaları, vereceğimiz sadece iki örnekten de görüleceği üzere, hep aynı temele dayanmaktaydı.

İlk defasında Türkiye Paris konsolosluğu Alman Büyükelçiliğine 2 Kasım 1940 tarihinde şu notayı gönderdi:

“Alman Büyükelçiliğine;

Türkiye Cumhuriyeti Paris Başkonsolosluğu, Türkiye Anayasasının vatandaşları arasında hangi dine mensup olursa olsunlar ayrım yapılmaması prensibine istinaden, Türk tabiiyetli bazı tüccar vatandaşlarımıza müessir olmaya başlayan kararın bir defa daha gözden geçirilmesi hususunda alakalı makama talimat verilmesini Alman Büyükelçiliğinden talep etmekle şeref duyar.”(3)

Almanların Türkiye’nin bu tezine cevapları genellikle 28 Şubat 1941 tarihli örnekte olduğu gibiydi:

“Umumi nizamata rağmen… Alman Sefareti Türkiye Başkonsolosluğunun Yahudilerinin istisna tutulmaları yolundaki talebini, bu kişilerin Türk vatandaşlığı haklarını haiz olmaları ve ferden müracaat etmeleri kaydı ile karşılamaya amadedir.”(4)

Fransa’nın işgal edilmeyen bölümünün Vichy’de Kurulu hükümeti ise, bu konuda birçok bakımdan daha sinsi davranmakta, çok daha fazla güçlük çıkarmaktaydı. Vichy hükümeti tarafından 16 Haziran 1941 tarihinde çıkarılan ve Fransa’nın işgal altında bulunmayan bölümünde yaşamakta olan Yahudilerin- Türk tebaalı olanlar da dahil- aksi takdirde toplama kamplarına gönderilme tehdidi altında, vatandaşlık statülerinin ve mal varlıklarını tescil ettirmelerini öngören kanun üzerine Türkiye’nin (Vichy’de bulunan) Paris Büyükelçiliğinin Fransız Dışişleri Bakanlığına beyanı şöyle olmuştur:

“Türk Sefareti, Yahudilerin cezai müeyyideler tehdidi altında, hususi bir sicile kayıt yaptırmalarını ve emlak beyanında bulunmalarını amir olan 2 Haziran 1941 tarihli ve 2333 sayılı kanun metni hakkında malumat vermiş olduğu Hükümetinin, Fransa’ya yerleşmiş Yahudi asıllı Türk vatandaşlarına da şamil olacağı hakkındaki endişesini, Hariciye Vekâletine arz etmekle şeref duyar. Kendi vatandaşları arasında ırk, din veya başka kıstaslara göre tefrik yapmayan Türkiye vatandaşlarından Fransa’ya yerleşmiş bulunanlara Fransa’nın tatbik ettiği tefrikten huzursuzluk hissetmekte olduğundan; bu vatandaşlarından Yahudi ırkına mensup olanlara taallûk eden haklarını tamamen mahfuz tutar.”(5)

Vichy’deki Fransız Hükümeti ise cevabında, Fransız Dışişleri Bakanlığının Vichy’deki Türkiye Büyükelçiliğine gönderdiği 8 Ağustos 1941 tarihli notadan görüleceği üzere, tabiiyeti ne olursa olsun Yahudilerin Yahudi olduğu tezinde ısrar etmekteydi.

“Hariciye Vekâleti mevzubahis şahısların Fransa’da yerleşmekte misafiri bulundukları memleketin mevzuatına riayet mükellefiyetini zımnen kabul etmiş olduklarını Sefarete (Türkiye Büyükelçiliğine) arz ile şeref duyar. Bu prensip İbrani ırkı mensupları hakkındaki tedbirlerin Fransızın tabiiyetinde veya yabancı ülkelerin vatandaşı olmasına bakılmaksızın bütün Yahudilere şamil olmasına kâfi kuvvettedir.”(6)

Vichy’deki Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliğinin Yahudiler arasında da ayrım gözetilmediğini (7) ileri sürerek, Fransa’daki Amerikan vatandaşı Yahudilere bu tezi kabul etmeleri tavsiyesinde bulunmasına mukabil Türkiye, Türkiye’deki Fransız vatandaşlarının da yararlandığı bütün medeni haklardan Fransa’daki Türk vatandaşlarının da Fransa’da yararlanmasını öngören anlaşmaların Fransa tarafından ihlal edildiği ve ayrıca değişik dinlere mensup Türk vatandaşları arasında ayrım yapıldığı tezine dayanarak bu tutumu kesin bir tavırla reddetti. Türkiye vatandaşları arasında farklılık yaratan bir kanun hakkındaki itiraz haklarımızın mahfuz olacağı şeklinde tefsir edilmiştir.(8)

“Yabancıların ikamet ettikleri memleketin kanunlarına riayeti kabul etmeleri gayet tabii olmakla beraber Fransız Hariciye Vekâletinin bir ülkeye yerleşmiş olan bir yabancının hal-i hazırda durumunun ve istikbalinin o memleketin nizamlarına tabi olacağı yolundaki ısrarlı beyanına göre cevabınız değişik dinlere mensup Türk vatandaşları arasında farklılık yaratan bir kanun hakkındaki itiraz haklarımızdan mahfuz olacağı şeklinde tefsir edilmiştir.”

Bu esasa dayanarak Paris ve Marsilya’daki Türk konsoloslukları Nazi işgal kuvvetlerin ve Vichy Hükümeti nezdinde işsizlerin çalışma kamplarına katılması mecburiyetini getiren; Yahudilerin evlerinde telefon ve radyo bulundurmalarını yasaklayan, Yahudi işyerlerinin Yahudi olmayan idarecilere devredilmesini veya Arilere satılarak “aryanize” edilmesini öngören; en olmadık bahanelerle Yahudilerin tevkifine, daire ve iş yerlerinin Fransız yöneticilere verilmesine veya mühürlenip içindekilere el konulmasına yol açan bu kanunu ve buna benzer kanunları sürekli protesto yağmuruna tutmaktaydı. Bu gibi durumlarda Türkiye konsolosları resmi notalar gönderiyor, Paris’teki Alman Büyükelçisi Otto Abetz, Fransız ve Alman polis yetkilileri, toplama kampı komutanları, S.S. ve Gestapo komutanları ve benzeri yetkililerle temas kuruyor; bir hayli oyalamalara rağmen sonunda eğer söz konusu Yahudilerin gerçekten Türk vatandaşı oldukları ispat edilebilirse en kıza zamanda Türkiye’ye dönmeleri kaydı ile serbest bırakılacakları cevabını alıyorlardı.

Türk konsoloslarının bazen toplama kamplarına gittikleri bile oluyordu. Fransa’daki Yahudiler Paris yakınlarında Drancy’deki toplama kampına gönderilmişti. Orada birkaç ay tutulduktan sonra imha edilmek üzere Auschwitz’e sevk ediliyorlardı. İlginçtir; Drancy kampı Paris’in banliyölerinden birinde kurulu bir toplu yerleşim merkezi iken Fransız polisi tarafından hapishaneye dönüştürülmüştür ve halen La Muette adı altında bir apartmanlar kompleksi olarak kullanılmaktadır.

Gerek Namık Kemal Yolga gerekse Necdet Kent Yahudileri Drancy’den Auschwitz’e götürülmekte olan trenlere binip, Almanlar Yahudileri serbest bırakmadan inmeyi reddettikleri olaylar ile ilgili anılarını anlatmışlardır.

Toplama Kamplarındaki Yahudilerin Durumu ve Birbirleri ile İlişkileri

Şunu da eklemek isterim ki, Drancy’deki kampta ve diğer toplama kamplarında Türk Yahudilerinin durumu pek iç açıcı değildi. Çünkü yalnız kamp muhafızı olan Alman birlikleri ve Fransız polisi tarafından değil, Fransız Yahudilerin kendilerini nedense yabancı kökenli Yahudilerden üstün görüp kamplardaki sayıca üstünlüklerinden ve kamp idaresinde çoğunluklarından yararlanarak Almanların her hafta doğuya sevkini istediği bin Yahudi’nin büyük bölümünün yabancı kökenli Yahudiler olmasını sağlamışlardı.

Drancy kampındaki durumu orada bulunmuş kişilerin yazdıklarından derleme yaparak izleyelim:

“Fransızlar, Polonyalılar, Türkler ve başka ülkelerden gelmiş Yahudiler vardı orada. Ben kamp odamızın amiriydim ancak birkaç lokma ekmek için birbirini aleyhine sürekli entrikalar çeviren iki grubun “Yiddiş”çilerle İspanyol, Türk Yahudilerinin arasını bulmayı bir türlü beceremiyordum. Herkes uyruğuna grubuna, vatandaşlığına göre ayrı davranıyordu. Hiç kimsenin komşusunu düşündüğü yoktu, her ekip kendi çıkarı peşindeydi...”

“Enterne edilenler, aralarındaki dayanışmanın zayıflığından şikâyetçiydi. Bunun en belirgin sonucu sık sık ortaya çıkan bir tarafın bir başkasına özellikle Fransız Yahudileri ile yabancı Yahudilerin birbirine cephe almasına yol açan dalaşmalardı…”

“Fransız Yahudileri başlarına gelenlerden yabancı Yahudileri suçluyor, yabancı Yahudiler ise Fransa’dan yakınıyorlardı. Burada suçun her halde çoğu kampa üstün Yahudiler oldukları ve ötekilerden daha önce serbest bırakılacakları kanaati ile gelişmiş olan Fransız Yahudilerinde aramak gerekir. Ama yine de kabul edilmelidir ki, vatanlarına karşı görevlerini yerine getirmiş gaziler olan ve neden diğer vatandaşlarından farklı muamele görmekte olduklarını anlamayan bu kişiler de haksız değildi…”

“Kampta enterne edilmiş olan Fransız ve yabancı Yahudiler iki düşman gruba ayrılmıştı. Fransız Yahudileri orada bulunmalarının yabancılar yüzünden olduğu iddiasında ve bir türlü gelmek bilmeyen yetkiler özel muamele görecekleri ümidindeydiler…”

“Fransız Yahudileri, yakında serbest bırakılacaklarını sandıklarından yabancı Yahudilerle dayanışma içinde görünmek istemiyorlardı…”

“Fransız Yahudileri kendilerinin kampta oluşlarının yabancı Yahudiler yüzünden olduğuna inanıyor, o yüzden de yabancıları hor görüyorlardı…”

“Almanların bir Yahudi’den diğerine hiçbir fark gözetmediklerini anladıklarında, yanılgı duygularını daha da kine dönüştürdü…”

“Öte yandan yabancı Yahudiler de Fransa’nın tutumundan dolayı Fransız Yahudilere çatmaktaydı. Bu durum bitmek tükenmek bilmeyen, hep karmaşa ve ayrılıklarla sonuçlanan zıtlaşmalara yol açmaktaydı…”

Türk asıllı Yahudilere Fransız ve diğer kökenli Yahudilerle birlikte çalışma kamplarına gitmeleri emredildiğinde Türk hükümeti onlara gitmemelerini bildiriyor, Fransa hükümetine protesto çekiyor ve çoğu zaman da Türk Yahudilerinin muaf tutulmasını sağlıyordu. Bir örnek olarak Türkiye’nin Vichy Büyükelçisi Behiç Erkin’in Ankara’ya gönderdiği 15 Aralık 1942 tarihli rapora bakalım:

“Marsilya Emniyet Müdürlüğünün geçenlerde gazetelerde yayınlanan “1933 Aralık ayından sonra Fransa’ya gelmiş ve işsiz veya muhtaç durumda bulunan bütün yabancı Yahudilerin yabancı işçi gruplarında toplanması” yolundaki kararından muaf tutulmasını Fransa Hariciye Vekâletine telgrafla bildirdim.”(10)

Erkin aynı tarihte Marsilya Başkonsolosu Bedii Akel’e de şu talimatı gönderiyordu:

“Vesikaları muntazam olan Yahudi vatandaşlarımız cebri çalıştırmaya tabi tutulamaz ve şayet böyle bir durum olursa onları korumamız icap edeceği aşikârdır. Emniyete bu husustaki talimatın hatırlatılması ve icabında alâkalı makamlar nezdinde teşebbüse geçilmesi icap eder.”(11)

Fransa’daki Yahudilerin Kaçırılış Güzergâhları ve Türkiye’nin Kilit Rolü

Fransa’daki Türk diplomatları Türk asıllı Yahudileri Türkiye’ye götürecek demiryolu katarları düzenlemekle de bir hayli uğraşmaktaydı. Almanlar ayrıcalıktan giderek rahatsızlık duymaya başladıkları için, Fransız Yahudilerine uygulanan Yahudi aleyhtarı kanunların Trük Yahudilerine de uygulanmasını engelleyecek tek yol bu olduğundan bu girişimler Vichy Hükümetinden ve Alman işgali altındaki Fransa’nın da ilgili makamlarından da destek görmekteydi. Yine bir örnek olay; Fransa’nın dinleri farklı olan Türk vatandaşları arasında ayrıcalık gözetilmesinin haksızlık olduğunu kabul etmesinden sonra Fransa Dışişleri Bakanlığının Vichy’deki Türkiye Büyükelçiliğine gönderdiği 13 Ocak 1943’te tarihli notaya bir göz atalım:

“Bu tedbirlerin Türk vatandaşlarına teşmil edilmemesi için Hariciye bu kişilerin menşe memleketlerine iadesini münasip görmektedir.” (12)

Nihayet,1943 ortalarında Adolph Eichmann’ın kışkırtması ile Alman işgal kuvvetleri Türkiye’ye ve diğer tarafsız ülkelere Yahudi vatandaşlarını 1944 Mayısına kadar eski ülkelerine göndermelerini talep eden, o tarihten itibaren kalan Yahudilerin Fransız Yahudilerle aynı muameleye tabi tutulacaklarını bildiren bir ültimatom verdi. Tarafsız ülkelerin çoğu bu ültimatoma uymayı derhal kabul etti ve tanınan mühlet zarfında Yahudilerini Fransa’dan çıkardı. Akdeniz gemi seferlerine kapatılmış, dolayısıyla Yahudilerin Türkiye’ye sevki için tren yolunun tek çare kalmış olduğundan ayrıca yol boyundaki bazı yarı bağımsız ülkelerin tahliye için Almanlar tarafından Yahudilere verilen grup pasaportları sebebiyle Yahudilerin kaçmasına yardımda pek gönüllü olmadıklarından Türkiye bu ültimatoma uyacak durumda değildi. Bu ülkelerin en amansızı ellerinden gelen her türlü güçlüğü çıkaran Hırvatistan, Sırbistan ve Bulgaristan’dı. Nihayet, Türk diplomatları 1943 yılında dört, 1944 yılında da üç tren katarı düzenleyerek toplam 2000 kadar Yahudi’yi Türkiye’ye göndermeyi başardılar. Türk asıllı Yahudilerden bazılarının sürekli takibat altında tutuldukları işgal altındaki Fransa’dan, Vichy Fransa’sından Mussolini’nin devredilmesi ve 1943 ortalarında İtalya’nın Almanlarca işgal edilmesine kadar oldukça daha iyi muamele gördükleri İtalyan işgalindeki Güney Fransa’ya kaçmalarını sağlandı; ancak buraya sığınanların da çoğu 1943’te katledildi. Fransa’daki Türk Yahudilerden bazılarının da Pireneleri aşarak kendilerine sığınma hakkı tanıyan İspanya, bir başka bölümü ise Akdeniz’i geçerek Fransız kolonlarının Almanlardan da daha gaddar, koyu Yahudi düşmanı gibi davrandıkları Cezayir haricinde enterne edildikleri fakat cezalandırılmadıkları Kuzey Afrika ülkelerine kaçmalarına yardımcı olundu. Cezayir’deki Fransızlar, Yahudileri Fransızlarla eşit Fransa vatandaşı olarak tanıyan 1879 tarihli Cremieux yasasını kaldırdılar, Yahudileri toplama kamplarına gönderdiler, zaman zaman sınır dışı edip katledilecekleri Almanya’ya yolladılar.

Paris’i ve Fransa’nın geri kalan bölümlerini işgal altında bulunduran Nazilerden bile zaman zaman beter Yahudi düşmanı tutumlu olan Vichy Hükümeti, 1944 yılında kendi bölgesindeki 10.000 Yahudi’nin hepsini katledilmek üzere Doğuya sevk etmeyi planladığı sırada Türkiye Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu müdahalede bulunarak böyle bir kararın Türkiye tarafından “hasmane” olarak karşılanacağı, büyük bir diplomatik olaya yol açacağını belirterek Vichy’yi bu düşüncelerden vazgeçirmeyi, dolayısıyla da bu Yahudileri hemen hemen muhakkak olan ölüm akıbetinden kurtarmayı başardı.

Bu olayla ilgili yazışmaların orijinal metinlerini Türk arşivlerinde de, Fransız Arşivlerinde de bulamadım. Ancak bu konu oldukça iyi belgelenmiştir. En başta Amerikan Ankara Büyükelçisi Laurence Steinhart’ın İstanbul’daki Yahudi Bürosu temsilcisi Hayim Barlas’a yazdığı 9 Şubat 1944 tarihli şu mektup var:

“Fransa’daki Yahudi asıllı eski Türk vatandaşları lehine az dahi olsa, bir dereceye kadar başarı elde edebilen şahsi müdahalede bulunabilmiş olmaktan son derece bahtiyarım. Dün de size izah etmiş olduğum gibi, her ne kadar Vichy Hükümetince Türk Hükümetine henüz herhangi bir taahhütte bulunulmuş değilse de, Türk makamlarının müdahalesinin Vichy makamlarının bu zavallıları Nazi makamlarına teslim ederek adeta muhakkak olan ölümüne gönderme niyetlerinden –vazgeçmek olmasa bile- en azından şimdilik tehir ettiklerini gösteren emareler aşikârdır.” (13)

Bu görüşü Steinhart ile aynı dönemde Ankara’da Alman Büyükelçisi olan ancak hadisede kendi rolünü biraz fazlaca abartan ünlü Franz von Papen de hatıralarında teyit etmektedir:

“Yahudi Temsilciliği sekreterinin 10.000 Yahudi’nin Polonya’daki kamplara sevk edilme hazırlıklarına benim müdahale etmemi istediğini, Almanya’dan göç eden Alman profesörlerden birinden öğrendim. Bu Yahudilerin büyük bir kısmı Levanten menşeli eski Türk vatandaşlarıydı. Yardıma söz verdim ve meseleyi Menemencioğlu ile görüştüm. Kendisince resmi bir müdahaleyi haklı gösterecek hiçbir müstenidat olmadığını, ancak bu eski Türk vatandaşlarının sınır dışı edilmesinin Türkiye’de bir reaksiyon yaratacağını ve iki ülke arasındaki dostane münasebetleri rencide edeceğini Hitler’e bildirmem için bana yetki verdi. Bu teşebbüsüm hadisenin kapanmasını temin etti.”(14)

Buna, İstanbul’daki Yahudi Temsilciliğine Barlas’ın mesai arkadaşlarından biri olarak çalışmış Dr. Hayim Pazner’in 1974 yılında Kudüs’te yapılan “Savaş Yıllarında Kurtarma Teşebbüsleri” konulu ikinci Yed Vaşem Uluslararası Tarihi Konferansında söylediklerini ekleye biliriz:

1943 Aralık ayında Hayim Barlas İstanbul’dan bana Lizbon’daki Dünya Yahudi Kongresi temsilcisi İsaac Weismann’dan bir telgraf aldığını, Türk vatandaşı oldukları halde yıllardır Fransa’da ikamet eden ancak Türkiye temsilciliklerinde kayıtlarını yaptırıp Türk tabiiyetlerini yenilemeyi ihmal etmiş olan 10.000 Yahudi’nin ölüm kamplarına sevk edilmeleri tehlikesi ile karşı karşıya bulunduklarını bildirdi. Weismann Barlas’tan Türk makamları ile görüşüp bu Yahudilerin kurtarılması için teşebbüse geçilmesini istemekteydi. Bu telgrafı alınca Barlas derhal Ankara’ya gidip Türkiye Dışişleri Bakanlığına bu hususta detaylı bir muhtıra vermiş ve Paris’teki Türk temsilciliğinin acil bir tedbir almasını istemiş.  Bu haberi alınca durum Fransa’daki Türk Yahudilerinin ilgilendirdiği için, o sıralarda Cenevre’de çalışmakta olan Marc Jarblum’la temasa geçtim. Jarblum da hemen Fransa’daki mesai arkadaşlarını aradı. Sonradan İstanbul ve Paris’ten aldığımız haberlere göre küçük bir bölümün haricinde bu 10.000 Yahudi katliamdan kurtarılmış. (15)

Doğu Avrupa Ülkelerindeki Yahudilere Yardım Faaliyetlerini Yürüten Yahudi Temsilcilikleri Türkiye’nin Katkıları

Yahudi Temsilciliğinden söz açılmışken, biraz da Türkiye’nin Litvanya, Polonya, Çekoslavakya, Romanya, Macaristan, Yugoslavya ve Bulgaristan gibi Doğu Avrupa ülkelerindeki Yahudilerin takibattan kaçıp kurtarılabilmeleri için neler yaptığını belirtelim. Harbin başından beri Türkiye, Türkiye’deki Yahudi Temsilciliğinin, teşkilatın başlıca öncülerinden biri olan Hayim Barlas yönetiminde, İstanbul Tepebaşı’nda bir kurtarma bürosu kurmasına izin vermişti. Ayrıca, Filistin’deki bazı diğer Yahudi örgütlerinin gönderilen kişilerdi. Önce tabii neler olup bittiğini anlamaları gerekiyordu. Bu amaçla kendi görevlilerini bilgi toplamak için dış ülkelere gönderiyorlardı. Bu ülkelere mektuplar göndermek, gelen cevapları almak için Türk postanelerinden yararlanıyorlardı. Gereğinde kullanılmak üzere dışarıya yiyecek ve giyecek de gönderiliyordu. Bütün bu faaliyetlerde Türkiye Maliye Bakanlığı masrafları karşılayacak nakit parayı temin etti.  Bu ülkelerden ayrılabilecek durumda olan mültecilerden ellerinden geldiği kadarını sevk etmek için tren ve vapur seferleri düzenlediler. Bu mültecilerin büyük kısmı sonunda Filistin’e gideceğinden yerinde olarak endişe eden İngilizler bu faaliyetlere şiddetle karşı çıkmaktaydı. Esasen Türkiye de bunu şart koşmaktaydı. Halkın büyük bir çoğunluğu kıtlıktan kırıldığı bir dönemde Türkiye’nin büyük sayılarda mülteciyi barındıracak hali zaten yoktu. Türkiye’nin sıkıntıları Büyük Britanya ve çok sayıda mülteciyi kabullenmeyi reddeden Amerika Birleşik Devletleri’nin sıkıntılarından da büyüktü. Ancak yine de Türkiye, İngilizlerin Filistin’e girmelerine resmen müsaade etmemelerine rağmen, Türkiye’deki Yahudi Temsilciliğinin ve diğer Yahudi kuruluşlarının bu insanları Türkiye üzerinden geçirerek Güney Anadolu’dan küçük teknelerle Filistin’e gitmelerine engel olmadı. İngilizlerin bu mültecilerin Filistin’e girmelerinin engelleyeceği durumlarda da Türk Hükümeti bu kişilerin vize sürelerinin dolmasından çok sonraya kadar, hatta bazı hallerde savaşın sonuna kadar Türkiye’de kalmalarına göz yumdu.

Roncalli – Papa Jan XIII- Vatikan’ın Fransa’daki Yahudilere Karşı Değişen Tutumu

Sırası gelmişken şunu da ilave etsem yeridir ki; Avrupa’da takibata uğrayan Yahudilerle Vatikan’ın pek az ilgilenmesine mukabil, Vatikan’ın pek az 1935’ten 1944’e kadar Ankara temsilciliğini yapan ve sonradan Papa Jan XIII olarak Papalığa seçilecek olan Monsenyör Angelo Roncalli için hiç de aynı şey söylemez. Roncalli son derece değişik bir kişiliğe sahipti. Daha savaş başlamadan önce Türkiye’ye geldiğinde kilisenin aralarında pek çok Yunanlı ve Ermeni’nin de bulunduğu mensuplarına, Türklerle olan münasebetlerinde Hıristiyanlığın yardım ve sevgi ilkelerine göre davranmalarını; geçmişin nefret ve perişan fikirlerinden kendilerini sıyırmalarını; yeni bir cumhuriyetin kurulmasında Türklerle omuz omuza yardımcı olmalarını örgütlemeye başlamıştı. Roncalli kendi kendine Türkçe öğrenmiş, Noel ayinini zaman zaman Türkçe olarak yapmış, 1930’lu yıların ortalarından beri Fransızca ve Ladino yerine Türkçenin kullanılmasına özen gösteren Yahudilerin aksine Türkiye’de yaşadıkları halde Türkçe yerine Yunanca, İtalyanca Fransızca ve Ermenice konuşmakta hâlâ ısrar etmekte olan Hıristiyanlara kızan Türk cemaatini çok memnun etmişti. Roncalli Siyon Hemşerileri rahibelerinin kendi örgütleri aracılığı ile, başta Macaristan’dakiler olmak üzere, Yahudilere haber, giyecek ve yiyecek ulaştırılmasında Yahudi Temsilciliğine yardım etmekle görevlendirmişti. İstanbul’dan Doğu Avrupa ülkelerine giden Vatikan kuryeleri de Roncalli’nin talimatı ile aynı hizmetleri yapmaktaydı. Hatta Roncalli sahte vatandaşlık belgeleri göndererek Macar Yahudilerini Nazilerin elinden kurtarmaya bile çalışmıştır. Gerçekten büyük bir insandı Roncalli.

Sonuç

Konuşmamın sonuna gelirken, savaş yıllarında Yunanistan Yahudilerine yardımda bulunan Türkiye’nin rolüne de değinmek isterim. Aynen İtalyan işgali altındaki Güney Fransa’da olduğu gibi, savaşın ilk yıllarında Yunanistan’ın İtalyan hâkimiyetinde bulunduğu sürece Yunan Yahudilerinin de durumu oldukça iyi sayılırdı. Hatta Alman birliklerinin İtalyanlara destek vermek üzere Yunanistan’a girmelerinden sonra bile, İtalyan birlikleri Yahudileri Almanlara karşı korumuştur. 1943 yılından itibaren İtalyanlar savaştan çekilip Almanlar Yunanistan’a el koyunca; Avrupa’nın başka ülkelerinde pek çok Fransız’ın, Hollandalının, Almanların ve diğer Yahudileri takibattan kurtarmak için çeşitli yollardan ellerinden gelen yardımı göstermelerine zaman zaman aylarca hatta yıllarca saklanmalarına yahut Hıristiyan olarak gösterilip ailelerine kabul etmelerine mukabil Yunanistan’da böyle durumlar ortaya çıkmadı. Yahudilere şu veya bu şekilde yardımcı olan Yunanlılar sadece Nazilere karşı direnişte bulunan ve Yahudileri ya Ege veya Doğu Akdeniz üzerinden Türkiye’ye oradan da Filistin’e veya karadan Meriç Nehri’ni geçirerek Türkiye’ye kaçıran Yahudi guruplarına yardımda bulunan Yunan partizanlarıydı. Türkiye’nin Atina’da, Selanik’te, Gümülcine’de ve Midilli’de görevli konsolosları ile Rodos Konsolosu Selahattin Ülkümen, aynen Fransa’daki Türk konsolosluklarının yaptığı gibi Yahudileri Türkiye’de güvenliğe kavuşmalarını sağlayacak olan katarlar düzenleyerek ve Türk asıllı Yahudilerin takibat ve katliamdan muaf tutulmaları için Almanlar nezdinde müdahalelerde bulunarak Yahudilere destek oldular. Bunun en mükemmel örneği adadaki bütün Türk kökenli Yahudileri, akrabalarını ve yakınlarını kurtarmayı başaran ve sonunda konsolosluğu Almanlar tarafından bombalanıp eşi öldürüldükten sonra Nazilerce hapse atılan Rodos Konsolosu Selahattin Ülkümen’dir. Türk sınır muhafaza birlikleri, çoğunun hiçbir belgesi olmasa bile, yaya olarak sınırdan geçen ve Meriç Nehri’ni yüzerek aşıp Türkiye’ye sığınan Yahudilere engel olmuyordu. Bu mülteciler için Edirne yakınlarında kamplar kurulmuştu ve neticede bunların İstanbul’a ve çoğunun da İstanbul’dan küçük teknelerle Güney Anadolu’dan Filistin’e geçmelerini göz yumuluyordu.

Böylece Nazilerden kaçıp sığındıkları Türkiye’den iade edilememeleri konusunda ısrarlı Nazi taleplerine ve İngilizlerin de mültecilerin Türkiye’ye kabul edilmemeleri ve Türkiye’ye gelmiş olanların da iadesi yolundaki baskılarına rağmen, Türkiye azim ve kararlılıkla bu iddiaları göğüslemiş; savaş yılları boyunca Avrupa Yahudilerinin afetten kaçmalarına ve çoğu durumlarda da Filistin’e geçmelerine yardımcı olmuştur.

Tabiidir ki, Nazilerin katlettiği altı milyon Yahudi’ye kıyasla Türkiye’nin Fransa’dan kurtardığı üç bin kadar, bunun yanı sıra Doğu Avrupa’dan kurtarabildiği 100. 000 kadar Yahudi pek önemli görülmeyebilir. Ancak sonuç canları kurtarılmış olanlar için ve özellikle bundan 500 küsur yıl önce de olduğu gibi Türklerle Yahudilerin büyük bir buhran karşısında nasıl birlik olduklarını göstermesi bakımından önemlidir.

DİPNOTLAR

  1. Namık Kemal Yolga’danStanford J. Shaw’a, 5 Temmuz 1991, tercüme Stanford J. Shaw. Beyanın tamamı için bakınız: S. J. Shaw, “Turkey and Holocaust”, Ek 3.
  2. Emekli büyükelçi Necdet Kentin Beşyüzüncü Yıl Vakfının İstanbuldaki toplantısına verdiği beyanat. Tercümesi Profesör Stanford J. Shaw. Beyanatın tamamı için bakınız: S. J. Shaw, “Turkey and Holocaust”, Ek 4.
  3. Türkiye Başkonsolosluğundan (Paris) Almanya Büyükelçiliğine (Paris). No. 605, 28 Aralık 1940. Türkiye Büyükelçiliği (Paris) arşivi, Dosya 6127
  4. Almanya Büyükelçiliğinden (Paris) Türkiye Başkonsolosluğuna (Paris). No. 1334, 28 ŞubatTürkiye Büyükelçiliği (Paris) arşivi, Dosya 6127
  5. Türkiye’nin Paris Büyükelçiliğinden (Vichy) Fransa Dışişleri Bakanlığına (Vichy). No. 924/6127, 31 Temmuz 1941. Türkiye Büyükelçiliği (Paris) arşivi, Klasör No. 6127,No. 339 H.T. 13/11-8-41.
  6. Fransa Dışişleri Bakanlığından (Vichy) Türkiye’nin Paris Büyükelçiliğine (Vichy). No. 15722, Vichy, 8 Ağustos 1941. Türkiye Büyükelçiliği (Paris) arşivi No. 269/6 339 H.T. 6127/296/6
  7. Amerika Büyükelçiliği Birinci Sekreteri Maynard Barnes’dan Türkiye Başkonsolosluğuna (Paris). 17 Ekim 1940. Türkiye Büyükelçiliği (Paris) arşivi. Dosya 6127.
  8. Türkiye Paris Büyükelçiliğinden (Vichy) Fransa Dışişleri Bakanlığına. 9 Eylül 1941. Türkiye Büyükelçilik (Paris) arşivi, Dosya 6127.
  9. Maurice Rajsfus, Drancy: “Un camp de concentration tres ordinaire, 1941-1944 (Paris) 1991, s. 72-75, 226,227.
  10. Türkiye’nin Paris Büyükelçiliğinden (Vichy) Fransa Dışişleri Bakanlığına (Vichy). No. 1667-1054-6127, 15 Aralık 1942. Türkiye Dışişleri Bakanlığı arşivi (Ankara) ve Türkiye Büyükelçiliği (Paris) arşivi, No. 27/1/4417/169.
  11. Türkiye’nin Paris Büyükelçiliğinden (Vichy) Türkiye Başkonsolosluğuna (Marsilya). No. 44-17, 27 Ocak 1944. Türkiye Büyükelçilik (Paris) arşivi No. 27/1/4417/169.
  12. Fransa Dışişleri Bakanlığından (Vichy) Türkiye’nin Paris Büyükelçiliğine (Vichy) No. 101. 13 Ocak 1943. . Türkiye Dışişleri Bakanlığı arşivi (Ankara) ve Türkiye Büyükelçiliği (Paris) arşivi
  13. Laurence Steinhard’tan Charles Barlas’a. Ankara Palas Oteli, 9 Şubat 1944, Charles Barlas’ın Ha Atsala Iymet a seci adlı eserinden (Tel Aviv, 1975), Ek 8. Laurence Steinhard arşivi, Kongre Kütüphanesi, Washington, D.C.
  14. Franz von Papen Memoirs (London, 1952), s. 522.
  15. “Rescue attempts During the Holocaust”; İkinci Uluslararası Yad Vaşem Tarihi Konferansı tebliğlerinden, Kudüs, 8-11 Nisan 1974 (Kudüs, Yad Vaşem, 1977).s. 649.