LOZAN ANTLAŞMASI

(24 Temmuz 1923)

 

 

LOZAN’A DAVET

 

 

Lozan’a Kim Gidecek?

 

9 Eylülde İzmir’e girdik. 11 Ekimde Mudanya Mütarekenamesi imza­landı. Anlaşıldı ki, içinde bulunduğumuz şartlara göre, bütün sinirlerin, hareketlerin idaresinin merkezlerin elinden çıkmış olduğu bir aylık büyük bir devre, bizim için yeniden bir harp tehlikesine tutuşmadan sulh konferan­sına gitmek ihtimalini sağlayarak nihayet bulmuştur.

Şimdi sulh konferansına ait hazırlıklara geçiyorum.

Fevzi Paşa Bursa’da idi. Mustafa Kemal Paşa, yanında Karabekir Paşa, Refet Paşa olduğu halde Bursa’ya geldi. Hep beraberiz. Toplanıp konuşuyoruz. Refet Paşa’ya bir vazife verilmesi için çok arzu vardı. Bunu hükümet istiyordu. Refet Paşa’nın son muharebelere, büyük taarruza işti­rak edememesinden dolayı üzgündüler. Hatta sonradan öğrendiğime göre, biz muharebeden sonra terfi ettiğimiz halde, Ali Fuat Paşa ile Refet Paşa’nın terfi ettirilmemesini haksız bir muamele gibi telakki ediyorlarmış. Rauf Bey, daha ilk gelişinde Mustafa Kemal Paşa’ya onların da terfilerini teklif etmiş. O esnada benim bunlardan haberim yoktu.

Şimdi Trakya’nın idaresini ele alacağız. Bu meseleyi görüşüyor ve hazırlık yapıyoruz. Mustafa Kemal Paşa, Trakya idaresini teslim almak ve orada Türk idaresini kurmak vazifesini Refet Paşa’ya verdi, onu bu işe memur etti. Bu suretle Refet Paşa’nın gönlü alınmış oluyordu. Bundan son­ra, Lozan Konferansının murahhas heyeti tayin olunacak ve Lozan Kon­feransına gitmek faslı başlayacaktır.

 

 

İstanbul Hükümeti de Çağrıldı

 

Müttefik devletler, daha önceki konferans davetlerinde olduğu gibi, Lozan Konferansına bizimle beraber İstanbul Hükümetini de davet etmiş­lerdi. Bundan dolayı ihtilaf çıktı. Yeni bir vaziyet hasıl olmuş ve İstanbul’da hükümet kalmamıştır. Böylece biz İstanbul Hükümetine de el koymak du­rumuna girdik. Lozan’a yalnız Ankara Hükümetinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin murahhasları gidecekti.

Sulh konferansı için Lozan’a gidecek heyete ben fazla ilgi göstermiyordum. Hariciye Vekili vardı, hükümet vardı. Ben, bir büyük seferden sonra, bir de mütareke ile çok gergin askeri ve siyasi vaziyetlerin içinden geçmiş olarak yorgun bir haldeydim. Konferansa gitmek diye bir mesele hiçbir suretle benim zihnimde mevcut değildi.

Bir aralık, Atatürk, konferanstan bahsetti. Hiç alaka göstermedim. O günlerde Karabekir ile yaptığım bir konuşmayı hatırlıyorum. Karabekir ile münhasıran bu mesele için konuşmuş değiliz. Bursa’da buluştuğumuz zaman, her şeyden bahsederek yaptığımız mutat sohbetlerden birinde, Lozan Konferansına gidecek heyetten bahsediliyordu. Benim Lozan Kon­feransına gitmem ihtimali sızmış olacak ki, Karabekir buna değinerek, Lozan Konferansına askerlerin gitmesi kesin olarak yanlıştır, dedi. Memle­kette iş yapacak hiçbir adam yok, her şeyi biz askerler yapacağız. Böyle bir mana verilmesi son derece mahzurludur, zararlıdır diyor ve bu memle­kette askerden başka kimse yok mu, diye soruyor ve cevabını veriyordu. Karabekir’in bu konuşmasından, ben ima ediliyormuşum gibi bir mana çıkararak kendisini teskin etmek istedim. Ben böyle bir şey düşünmedim, istemedim, şu anda yorgunum, askeri vazifem bitmiş, istirahata hak ka­zanmış bir adam vaziyetindeyim, tarzında konuşuyordum.

Rusların konferansa gidip gitmeyecekleri bugünlerde belli değildi. On­ların konferansa gitmesini biz istiyorduk. Fakat davet edilip edilmeyecek­leri henüz meçhul. Böyle bir durum var. Karabekir Paşa, Ruslarla Gümrü Muahedesini yaptığı için, Ruslar Lozan Konferansına gittikleri takdirde kendisinin başmurahhas olmasını şart görüyor. Onda böyle bir hava sez­dim. Konuşmasında kendisinin konferansa gitmesi düşünülüyormuş tar­zında bir zihniyetin muhakemesi vardı. Böyle bir husus söz konusuymuş gibi bunları anlattı. Konuşmamızda mesele böyle kaldı.

Ertesi gün tekrar buluştuk. Konuştuğumuz zaman Atatürk, Lozan Kon­feransı için bana karşı daha ciddi tavır almaya başladı. Lozan’a senin gitmen lazımdır, şeklinde konuştu. Cevap olarak hükümet var, Hariciye Vekili var, vazife de onundur, dedim. Hariciye Vekili de seni istiyor, dedi. Hakikaten konferansa gitmeye hiç niyetim yoktu. Olmaz dedim, istemiyorum dedim.

Atatürk’le aramızdaki bu konuşmayı Karabekir’e anlattım. Bu esnada Rusların konferansa davet edildiklerini de öğrenmiş bulunuyorduk. Kara­bekir, Atatürk’le aramızdaki konuşmayı dinledikten sonra, bana şunları söyledi:

“Benim konferansta vazife almam Rusların bulunmasına, bulunmama­sına bağlanıyordu. Şimdi mahzur kalmadı. Gümrü’de yaptığım gibi Lozan Konferansında da bulunmam, oraya benim gitmem lazım. Öyle değil mi?”

Ben, hayretle;

“Dün biz askerler gitmeyelim, karışmayalım, diyordun. Şimdi uygun olacağı fikri nereden çıktı?” diye sordum. Karabekir, sözlerime cevap olarak, “Ama mesele çok mühimdir” dedi. Ben istemiyorum, karışmıyorum, ne haliniz varsa görün tarzında konuşa­rak tamamiyle istiğna gösterdim.

Artık, hep beraber Ankara’ya dönmek zamanıydı. Atatürk bu sefer benimle ciddi olarak konuştu. Kesin vaziyet aldı. Behemahal gidecek­sin, başka çaremiz yoktur, bu vazifeyi yapacaksın, dedi. Konuşmamız böyle devam ediyor. Ben Hariciye Vekili var diyorum. O, sen Hariciye Vekili olacaksın, diyor. Nasıl olacağım, diye soruyorum. Yusuf Kemal Bey Hari­ciye Vekilliğine seni teklif edecek, o yaptıracak, diye cevap veriyor.

Bu vaziyette Bursa’dan ayrılıp Ankara’ya geldik.

 

 

Ankara’da Herkes Konferansla Meşgul

 

Ankara’ya geldiğim zaman herkesin konferansla meşgul olduğunu fark ettim. Fakat bu esnada görevinden istifa eden Yusuf Kemal Bey’in tek­lifi ile benim Hariciye Vekili olmam Meclisin kararına bağlandı. Bir-iki gün sonra Meclisin karşısına Hariciye Vekili olarak çıktım (Bkz. Ek 7). Konuş­mama, “Cephede tevdi edilen vazife dolayısıyla uzun müddet Meclisten ayrıldıktan sonra, bugün tekrar huzurunuzda bulunmakla iftihar duyuyo­rum” diye başladım. Ordumuzun, Büyük Millet Meclisi ordularının hareke­tini anlattım. Bu derece şuurlu bir orduyu bizim tarihimiz şimdiye kadar görmemiştir, dedim. Çok memnun oldular. Ordularımızın bundan sonra için de vazifeye hazır bulunduklarını söyledim. Şimdiye kadar her defasında ve her seferde Büyük Millet Meclisi ordularının sulh vasıtası olduğunu is­pat ettiğimiz gibi, eğer bir gün sulhu muhafaza etmek için ordulara yol vermekten başka çare kalmadığına kani olursanız, Büyük Millet Meclisi or­duları 26 Ağustostan 10 Ekime kadar 1,5 ayda yaptıklarını daha az bir za­manda yapacak bir kudrettedirler, dedim. Bu sözlerimi hararetle alkışla­dılar. Türk orduları sulhu temin için en kıymetli, en kudretli vasıta olacak­lardır, diye konuşmamı bağladım.

Lozan Konferansı için bu ilk hazırlıkların yapıldığı, konuşulduğu za­manlarda, büyük bir devlet meselesi çıktı. Müttefikler bizi Lozan Konfe­ransına davet etmişler, İstanbul Hükümetini de çağırmışlardı. İstanbul Hü­kümeti ekimin ortalarından, daha 17 Ekimden itibaren, konferansa bera­ber gitmenin usullerini, çarelerini, esaslarını görüşmek üzere temas arı­yorlardı. Bu suretle Ankara’ya konferansa tek bir Büyük Millet Meclisi murahhas heyeti olarak gitmek veyahut müttefiklerin ve İstanbul Hükü­metinin söyledikleri gibi iki başlı, iki delegasyon halinde gitmek şıkları ortaya çıktı. Bu, tabiatıyla Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile İstanbul Hü­kümeti tezadının çatışmasına müncer oldu.

Bu duruma Atatürk kesin vaziyet aldı. Hulasa olarak onun görüşü ve sözleri şöyledir: Şimdiye kadar harbi, sulhu Büyük Millet Meclisi idare etmiş ve neticeye götürmüştür. İstanbul Hükümeti bunun karşısında yalnız olumsuz, yalnız zarar verici bir mevcudiyet almıştır. Şimdi konferansta müttefikler, aynı vazifeyi İstanbul Hükümetine yaptırmak istiyorlar. Buna müsaade edemeyiz, müsaade etmemek lazımdır. Bütün kudret Büyük Mil­let Meclisi’nin elinde olduğu gibi, bütün salahiyet ve geleceğe ait kararlar, tebliğler de onun elinde olmak lazımdır.

Bu esastan hareket ederek, artık İstanbul’da, Türkiye Devletinin başında bir saltanat idaresinin bulunması mümkün değildir fikri, hâkim fikir olarak belirdi. Bu meselenin ele alınması ve halli mecburiyeti ile müzake­reler kasım ayı başında bu istikamete yöneldi.

Müttefikler bizi Lozan Konferansına davet ettikleri notayı İstanbul’daki mümessilimize verirken, notanın bir aynını da İzzet Paşa’ya verdikleri­ni şifahen söylemişler. Bizim mümessilimiz herhangi bir resmi mahiyeti olmayan bu beyanı malumat kabilinden kabul ettiğini bildirdi. Biz kendi­sine talimat verdik. Müttefiklerin notasına cevabi notamızı verirken, on­lara diyecektik ki, notanın İzzet Paşa’ya da tevdi olunmasını Türkiye ile alakadar bir mesele addetmiyoruz. Sulh konferansına Türkiye mümessi­li olarak işgal mıntıkası dahilinden heyetler davet olunmasını bizim kon­feransa iştirakimize mani sayarız ve Mudanya Konferansı hükümlerinin ihlal edildiğini telakki ederiz.

Onların İstanbul Hükümetini de konferansa davet ettiklerine dair şi­fahi beyanlarına karşı biz de bu izahı yapmış olduk.

 

 

SALTANATIN KALDIRILMASI

 

 

Murahhas Heyeti Teşkili

 

Lozan Konferansına İstanbul Hükümetinin de davet edilmesi hadise­si birkaç gün müzakere edildikten sonra kasım ayının ilk günü saltanatın lağvolunması kararı Büyük Meclisten çıkarıldı. Bu karar müttefiklerce sü­ratle cevaba uğradı. İstanbul Hükümetinin mevcudiyeti kalmamış olunca, müttefik fevkalade komiserleri, yalnız Büyük Millet Meclisi murahhas he­yetinin konferansa davet olunduğunu bir nota ile bizim İstanbul’daki tem­silcimize bildirdiler.

Şimdi Ankara’da, murahhas heyetinin teşkili gerekiyordu. Benim başmurahhas olarak tayinim Meclisçe ittifakla kabul olundu. Ondan sonra Rıza Nur ve Hasan (Saka) Bey’ler murahhas seçildiler. Konferansa gide­cek heyetimizin teşkilini müteakip müşavirlerin tespitine, tayinine ve ha­reket hazırlıklarına başlandı.

Bugünlerde Rus Sefiri ile birkaç defa görüştüm. Boğazlar meselesi, Boğazlarla ilgili olarak Lozan’da alınacak kararlar, tabiatıyla Rusya’yı da ilgilendiriyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti gerek bu sebeple, gerek Lozan Konferansında Rusya’dan müzaheret görmek için konferan­sa Rusya’nın da davet edilmesini istemişti. Ben, henüz cepheden ve Mudanya Konferansından dönmeden önce, Sovyet Rusya’nın Ankara’daki Büyükelçisi Aralov ile hükümet arasında bazı temaslar olmuş. Ben Harici­ye Vekili seçildikten sonra, bu temasların devamı olarak Rus Büyükelçisi ile görüştüm. Bu görüşmeler, daha ziyade büyükelçinin hükümet nezdinde yaptığı teşebbüslere dayanıyordu. Hatırımda kaldığına göre, Lozan’a gitmek için Ankara’dan ayrılacağım günlerde, ekim sonu veya kasım ba­şında Bay Aralov ile görüştüm

 

 

Ruslarla Diplomatik İşbirliği

 

Ruslar, Lozan Konferansında Boğazların bağlanacağı statüye son derece önem veriyorlardı. Karadeniz’in emniyeti, Rusya’nın emniyeti, on­lara göre Boğazlar hakkında tespit edilecek statüye dayanıyordu. Bu se­beple bizim fikrimizi öğrenmek, konferansta Boğazlar için nasıl bir hal tarzına razı olacağımızı anlamak istiyorlardı. Dikkatle üzerinde durdukları, önem verdikleri husus şu: Boğazlar üzerinde İngiltere’nin muhtemel he­saplarını bozmak ve Boğazları harp gemilerine karşı kapalı tutmak. Kendi emniyetlerini bu suretle Boğazlar üzerinde sağlanacak mutlak Türk hâki­miyetine bağlı sayıyorlardı. Sanıyorum, hükümet nezdinde aşağı yukarı bu görüşleri belirten resmi bir teşebbüste de bulunmuşlardı. Bize, Lozan Konferansı için diplomatik işbirliği teklif ediyorlardı.

Biz Misakı Milli ile Boğazların tabi olacağı statü hakkındaki görüşü­müzü çok evvelden bütün dünyaya ilan etmiş bulunuyorduk. Bir Karade­niz memleketi olması hasebiyle Rusya’nın, Lozan Konferansında Boğaz­larla ilgili müzakerelerde bulunmasını faydalı görmüştük ve bu görüşümü­zü müttefik devletlere de bildirmiştik. Onlar da birçok memleketi alaka­dar eden Boğazlar rejiminin karara bağlanmasında bu memleketlerin bu­lunmasını makul karşılamışlar, haklı bulmuşlar, Rusya’yı bu meselenin görüşülmesinde bulunmaya davet etmişlerdi.

Rus Büyükelçisi Aralov, hükümetinden aldığı talimat üzerine, Rusya’nın Lozan Konferansına ilgili bir devlet olarak katılmasını sağlamak için teşebbüse geçmemizi bize telkin etmek istiyordu. Bu konuda ben kendi­sine, resmi olarak dedim ki:

“Türkiye kendisi ile harp halinde bulunan devletlerle bir sulh muahe­desi yapmak üzeredir. Rusya ile aramızda imzalanmış Moskova Antlaş­ması vardır. Lozan Konferansına hasım bulunduğumuz devletlerle beraber Rusya’nın da katılmasını isteyemeyiz. Aksi takdirde, Osmanlı idaresinin politikasını benimsemiş bir duruma düşeriz. Lozan Konferansının bütün safhalarına Rusya’nın katılması teklifi bizim eskiden büyük devletlerle yaptığımız muahedeleri hatırlatacak bir durum yaratabilir. Bununla bera­ber Boğazlar rejimi görüşülürken Rusya’nın ve diğer Karadeniz memle­ketlerinin konferansta görüşlerini ifade etmeleri imkânının kendilerine sağlanması bizim makul karşıladığımız bir formüldür.”

Bunun için çalışacağımızı Aralov’a anlattım. Misakı Milli’de belirttiği­miz esasların dışına çıkamayız, dedim. Kendisine konferansta Boğazlar meselesi konuşulurken Rus murahhas heyeti ile temas halinde çalışaca­ğımızı söyledim.

Aralov ile yaptığım konuşmalar samimi bir hava içinde geçmiştir. Bo­ğazlar meselesi üzerinde söylediklerim, resmi beyanlarım kendisini tama­men tatmin etti mi, bilemiyorum. Fakat anlayış gösterdi. Bundan, duru­mumuzu iyi değerlendirdiğini tahmin ediyorum.

 

 

İstanbul’dan Lozan’a Hareket

 

Ankara’dan 4 Kasımda hareket ettik. Yolda köprüler atılmış, tren An­kara’dan İstanbul’a fasılasız gidemiyordu. Karaköy’de trenden indik, otomobille Bilecik’e geldik ve burada, İstanbul’dan gelen hususi trene bine­rek yola devam ettik. Bütün yol boyunca büyük, heyecanlı törenlerle karşılanıp uğurlanarak İstanbul’a geldik.

İstanbul’da iki gün kaldım. Refet Paşa’nın karargâhı halinde bulunan şark mahvelinde misafir edildim.

Bir akşam yemeğinde beyanat verdim. Bu beyanatımda, sulh arzu­muzu, mukavelelere riayetli olduğumuzu, bir an evvel neticeye varmak istediğimizi belirtiyordum. Mukavelelere riayetli olduğumuzu söylerken kastım, Fransızlarla yaptığımız Ankara İtilaf Mukavelesi idi. Bu mukavele­ye riayeti, bu fikri belirtmek istiyordum. Aynı zamanda umumi olarak, taf­silata girmeksizin hep Büyük Millet Meclisi’nin yaptığı ve yapacağı muka­veleleri işaret ederek, umumi efkârı teskin etmeye çalışıyordum.

Ayın 8’inde İstanbul’dan Lozan’a hareket ettik. Sirkeci Garında yine büyük merasimle uğurlandık.

Trenimiz İsviçre’ye doğru yol alıyordu. Bulgaristan’dan geçerken Bul­gar Başvekili Stamboliyski’nin trende olduğunu söylediler. Temas ara­dım. Stamboliyski benim vagonuma geldi. Yanında güzel Fransızca ko­nuşan bir tercümanı vardı. Bir Bulgar kızı. Bir de eski sefirlerden Strancep isminde biri vardı. Stamboliyski bir ihtilalciymiş. Çok içine dönük, az ko­nuşan, ürkek bir sima, bir tip idi. Kendisine Bulgaristan’ın ahvalini sordum. Çok güçlükten, perişanlıktan, felaketten bahsetti. Stamboliyski’ye cesa­ret verici sözler söyledim. Müttefiklerin çok tazyiki olup olmadığını sor­dum. Çok şikâyet etti. Hiç nefes aldırmadıklarından bahsetti. Ne yapa­caksın, diye sordum. Hiçbir şey yapacak halimiz yok, dedi. Hiçbir şey ya­pacak halimiz yok demek olmaz, mutlaka kendi varlığınızı hissettirmelisi­niz, hak sahibi olarak işgal kuvvetleri ile konuşacak bir tavır takınmalısınız, dedim. Bu tarzda cesaret verici sözler söyledim. O hep başını sallı­yordu ve mümkün değil, mümkün değil, diyordu. Stamboliyski bezgin bir haldeydi. Bir müddet böyle konuştuk. Dikkatimi celbetti, benimle konuşur­ken özür dilercesine, biz sizin gibi değiliz diyor, bir yandan da durmadan etrafına bakıyor, vagonun içinde, dışında bizi dinleyen kimse olup olma­dığını merak ediyordu. Benim yanımda bu vaziyette bir müddet sıkıntı çektikten sonra Stamboliyski ayrıldı, kendi vagonuna gitti. Bu suretle, ta­mamıyla bitkin, perişan, ürkmüş bir başvekil görmüş oldum.

Stamboliyski ile bu tren yolculuğunu, evvelce Bulgarlarla eski iliş­kilerimizi anlatırken söylemiştim. Lozan’da Trakya sınırlarımız tespit edi­lirken, Stamboliyski’den bahsedeceğim için, burada kendisi ile trende yap­tığım konuşmayı daha mufassal olarak anlattım.[1]

11 Kasımda Lozan’a çıktık. O zamana kadar İsviçre hakkında bildik­lerimiz şundan bundan ibaret: Muharebe esnasında bütün ekalliyetler, bütün devletlerce Türkler aleyhine yapılan propagandalarla İsviçre muhit­leri tamamıyla dolgun bir haldedir. Bu sebeple İsviçre’de umumi efkâr, umumi temayül, Türkler için elverişli değildir, deniyordu. Böyle bir ortam içine girmiş bulunuyorduk.

İsviçre’ye gelir gelmez karşımıza çıkan ilk mesele İsviçre’yi tamamıy­la boş bulmamızdır. Müttefiklerden hiç kimse, hiçbir heyet İsviçre’ye gel­memişti. Yalnız biz gitmiş bulunuyorduk. Bunun zahiri sebebi İsviçre’de ve İngiltere’de yeni seçimlere gidilmiş olmasıdır. O günler seçim günleri idi. İngiliz heyeti İngiltere’deki seçimler bittikten sonra gelebilecek ve konferans başlayacaktı. Ben İstanbul’da General Harrington ile görüşmüş­tüm. O bana bir şey söylememişti. Gerek İstanbul’da, gerek İstanbul’dan ayrıldıktan sonra yolda veya herhangi bir yerde bana konferansın bize söylendiği gibi ayın 13’ünde toplanmayacağını, bir hafta teehhür edeceğini bildirmemişlerdi. Bu durumdan çok sıkıldım. Gazetecileri topladım. Evvela bu boşluktan, kimsenin bulunmamasından şikâyet ettim. Bizi ayın 13’ü için buraya çağırdılar. Geldik, yokturlar. Eee... Niçin yoksunuz? Bari onu söyleyin. Böyle bir hareketin manasız olduğu kadar, haksızlığını ve dik­katsizliğini de belirttim ve şikâyetçi olarak İsviçre gazetelerine anlatmaya çalıştım. İsviçre gazeteleri, Türklerle ilk defa temas ediyorlardı. Şikâyet­lerimi biraz uzaktan ihtiyat ile dinlemişlerdi. Tabii ve sade insanlar ola­rak bizimle temas etmekten, hiç olmazsa ürküntü duymamış bir halde ya­nımızdan ayrılmışlardı.

 

İSVİÇRE’DE MÜTTEFİKLER YOKTU

 

 

Paris’e Davet Ediliyorum

 

İsviçreli gazetecilerle yaptığım basın toplantısından sonra otelde, Sa­yın Ferit Tek’i bekliyorum. Ferit Tek o zaman bizim Paris’te temsilcimizdi. Kendisinden havadis alacaktım. Bu esnada Lozan’daki Fransız Konsolosu benimle görüşmek üzere otele geldi. Fransız Sefirinin bu akşam beni gör­mek istediğini söyledi. O akşam Fransız Sefiri ile görüştüm. Fransız Hükümeti beni Paris’e davet ediyordu. Konferans için henüz bir haf­talık vakit vardı. Bu vakitten istifade ederek görüşmemizi ve bana Fransa’yı tanıma fırsatı vermek istiyorlardı. Daveti kabul ettim. Bu arada Ferit Bey de gelmişti. Onunla da görüştüm. Hemen ertesi gün Paris’e hareket ettim. Paris’te başvekâlet dairesinde Mösyö Poincaré ile buluştuk. Bütün merakım, sulh var mı yok mu, bunun üzerine bir teşhis koymaktı.

Fransa ile 1921 Ekiminde Ankara’da bir anlaşma yapmıştık. Bu anlaş­ma ile Suriye hudutlarını tespit etmiş ve aramızdaki muharebeyi kesmiş­tik. Böylece Fransızlarla yakınlığımız vardı, hatta ufak tefek alışveriş de yapmıştık. Bir ara, muharebe esnasında fırsat bulup Fransızlardan bir mik­tar otomobil satın almak imkânını da bulmuştuk. Lozan Konferansına başlarken, İzmir’deki temasların da yardımı ile Fransızlarla olan münase­betlerimiz sıcak bir halde sayılabilirdi. Mösyö Poincaré ile bu hava içinde, bu zihniyetle görüştüm.

Poincaré’ye, sulh olup olmayacağını sordum. “Elbette olacak” dedi. Mösyö Poincaré, sulh için şartların elverişli bulunduğunu ve herkesin sulh arzusunda ve kararında olduğunu söylüyordu. Konuşmamız böyle başladı. Ben sulh olmak için esaslı birtakım noktalar üzerinde aydınlan­mak istediğimi belirttim. Müsait davrandı.

İstanbul’dan çıkmanız şarttır, dedim. İstanbul’un ve Boğazların tahli­yesi meselesi üzerinde durdum Bu esaslı bir meseledir, olacak mıdır, diye sordum. Evet dedi, tasdik etti. Sulh olur olmaz, sulh anlaşması imza edilir edilmez, İstanbul’un müttefik kuvvetlerden ve idaresinden tahliyesi ara­mızda konuşuldu. Ben mevzu üzerinde etraflı bilgi almak istiyorum. Müt­tefikler İstanbul’dan çıkacaklar. Boğazlardan da Çanakkale Boğazından da çıkacaklar mı? Kendisine soruyorum, Gelibolu Yarımadasından da çı­kacak mısınız? Mösyö Poincaré, sorularımı olumlu karşılıyor, beni tasdik ediyor. Ben kendisine açıkça anlatmak istiyorum ve diyorum ki: İstanbul’da, Trakya’da, Boğazlarda, hiçbir yerde ne bir kuvvet, ne bir komisyon, ne bir kimse kabul etmeyiz. İyi anlayalım, memleketin herhangi bir köşesin­de ufak büyük herhangi bir ilişki bırakmanız tasavvur olunamaz.

Mösyö Poincaré cevap veriyor, evet diyor, beni tasdik ediyor. Ben sözlerime devam ederek, askeri tahdit kabul etmeyiz, dedim. “Düşünmüyo­ruz” diye cevap verdi. Böylece Mösyö Poincaré ile tahliye meselesini bü­tün etrafı ile görüştüğümü zannediyordum. Bundan sonra ekalliyetler me­selesini açtım. Benim ekalliyetler meselesine önem vererek bu hususa derhal değinmemi, bugünkü umumi efkârımızı kavraması ve hemen anla­ması biraz güçtür. Bu sebeple biraz açıklamak istiyorum.

Gerek Birinci Cihan Harbi esnasında ve gerek mütareke devrinde, İstanbul’da ve Anadolu’da bütün hasımlarımızın Türkiye aleyhinde işledik­leri konulara, Cihan Harbi devamınca ekalliyetlerin, yani Ermenilerin ve Rumların bizim idaremizden gördükleri zulümlerin propagandası hâkimdi. Anadolu’nun her yerinde o sıralarda Türkler azınlıkta gösteriliyor, hemen dünyanın her tarafında, her memlekette Türklerin zulmünden şikâyet edi­lerek Türklere yapılacak muamele pazarlığa çıkarılmış bulunuyordu. Bu­na sebep olarak ekalliyetlerin propagandası ve şikâyetleri gösteriliyordu.

Şimdi biz, bir harp esnasında yapılacak zulümlerin nasıl zulümler ola­bileceğini, Yunan istilası ile müttefiklerin işgali ile nefsimizde tatmış, an­lamış ve bunu dünyaya anlatmış olduğumuzu zannederek, yeniden kar­şılarına çıkıyorduk. Bir şikâyetlerine karşı on tane şikâyet söyleyebilecek, misaller gösterebilecek haldeydik. Bütün bunları Mösyö Poincaré ile ko­nuştum.

 

 

Konferans Öncesi Görüşmelerim Sürüyor

 

Mösyö Poincaré ile ekalliyetler meselesini konuşuyoruz. Bu konuda­ki görüşlerimi anlattıktan sonra, ekalliyetler meselesinde vaziyet nedir, müttefikler bizden neler isteyecekler diye sordum. Mösyö Poincaré bana, kısa bir mukabil sualle cevap verdi ve dedi ki:

“Birkaç gün evvel Lord Curzon buradaydı. Kendisi ile ekalliyetler me­selesini görüşmek istedim. Ekalliyetlerin durumu ne olacak diye konuş­tuk. Lord Curzon bana, ekalliyetler kaldı mı ki, ne olacağını düşünmek mümkün olsun, cevabını verdi. İngilizlerin zihniyeti budur.”

Ekalliyetler meselesini bu noktada kestik. Bununla beraber ekalliyet­ler mevzuunda ne düşündüğümüzü kendisine kesin olarak şöyle anlattım: Son zamanki muharebelerde galip ve mağlup bütün milletlerce, ekalliyet­ler için mütekabil olarak tanınmış olan himaye ve teminat hükümlerinin hepsini kabul ediyoruz. Bunun dışında Türkiye’ye mahsus herhangi bir kayıt kabul etmeyiz. Misakı Milli ile ilan ettiğimiz husus da böyledir.

Ne dersiniz, diye sordum. Beni tasdik etti. Ekalliyetler mevzuundaki kararımızı kendisine böylece anlatmış oldum.

Hudut meselesinden söz açıldı. Fransa ile aramızdaki Suriye hudu­du daha evvel Ankara İtilafnamesi ile hallolunmuştu. Onu tekrar ettik, te­yit ettik. Bundan sonra Musul meselesini açtım. “İngiliz meselesidir, onun­la konuşursunuz” dedi. Konuşmamızı Türk-Yunan hududuna intikal et­tirerek Karaağaç üzerindeki tezimizi söyledim, burayı almadan bırakmayız, dedim. Bunun üzerine aramızda biraz münakaşa geçti. Ama Mösyö Poincaré, ısrarsız ve isteksiz bir hal gösteriyor, bu konuda biraz uzakta duru­yordu.

Mösyö Poincaré ile konuşmamızın asıl mühim noktasına, kapitülas­yonlar meselesine geldim. Ona, kapitülasyonları lağvettiğimizi söyledim, kapitülasyonların muahedede yeri olmayacaktır, dedim. Bu tarzda konuş­maya başladım.

Bu mevzu, Türk aydınlarının eski ve aziz bir rüyası idi. Ve daha kon­ferans başlamadan evvel her vatanperverin zihninde yer etmişti. Birinci Cihan Harbi’ne girişimizde, müttefikimiz Almanlara kapitülasyonların kalk­masını şart olarak koşmuştuk. Almanlar, bu şarta, diğer devletler kabul ettikleri takdirde razı olacaklarını söylemişlerdi. Yani, Birinci Cihan Harbi­’ne girişimiz bedeli olarak dahi, Almanlar kapitülasyonların ilgasını mutlak surette ve kendi hesaplarına kabul etmemişlerdi. Sevr Muahedesinde ka­pitülasyonlar, Patrikhanenin imtiyazlarının artırılması ve azınlık hakları­nın İslam milletlere de teşmili suretiyle genişletilmişti. Görülüyor ki, kapi­tülasyonların kaldırılmaması, Türkten başka yerli ve yabancı bütün unsur­ların müşterek davası idi. Bu davanın bizim lehimize çözülmesi o kadar muazzam, çetin ve zahmetli bir iş olarak karşımızda duruyordu.

Gerek Mösyö Poincaré ile yaptığım bu konuşmada, gerek Lozan Konferansında anladım ki, kapitülasyonlarla ilgili devletler Türkiye’de bunun kaldırılmasının Çin’e kadar bütün şark milletlerini harekete geçirece­ği endişesindeydiler. Bu bakımdan bütün dünyayı saran hâkimiyetlerinde bir rahne açılacağından ciddi surette sakınıyorlardı.

Mösyö Poincaré, benim kapitülasyonların kaldırılması hakkındaki mülahazalarımı karşıladı, “Kapitülasyonlar eski muahedelere bağlıdır, bunlar durmaktadır, yapılacak muahedede yeri olmayacaktır ve olamaz, fakat mutlaka konferansta kapitülasyonlardan bahsolunacaktır” dedi. Bu­nun üzerine ben, “Madem ki kapitülasyonlardan bahsolunacaktır, ilga edil­diği ve herkesin bu ilgayı tanıdığı şeklinde bahsolunmak lazımdır” cevabını verdim.

Mösyö Poincaré, “Öyle değil” dedi ve aramızdaki konuşma karşılıklı olarak şöyle devam etti:

“Bu kapitülasyonlar bizim için baş meselelerden biridir. Bu hallolmadıkça sulh olmaz” dedim.

“Canım bunun için sulh geri kalmaz. Geçici, yardımcı bir şekil elbette buluruz.”

“Meselenin nasıl hallolunacağı, bugünkü şartlar içinde nasıl bir ted­bir bulunacağı araştırılacaktır. Yani, onun yerine başka tedbirler alına­caktır, eksikler var onlar düzeltilecek, bizim için böyle bir mevzu olamaz. Hiçbir memlekette, hiçbir müstakil memlekette böyle şey yoktur. Asırlar­dan beri kapitülasyonlar bizim başımıza bela olmuştur. Biz bunu tanıma­dık, tanımıyoruz, tanımayacağız. Kapitülasyonlar sulh bakımından bizim için çok esaslı bir noktadır.”

Mösyö Poincaré, “Evet kapitülasyonlar ehemmiyetlidir, fakat kapitü­lasyonlar deyince ne anlıyorsunuz?” diye sordu.

Cevap verdim:

“Ne anlıyorum? Hem ticari ve mali kısmı var, hem adli kısmı var.”

“Ticari ve mali kısmını bir şekle koyabiliriz. Bunu kaldırmak ve anlaş­mak kolaydır” dedi.

“Adli kısmı ne olacak?” diye sordum.

“Canım bir hal çaresi bulacağız.”

Mösyö Poincaré mali kapitülasyonların kaldırılmasında müsait dav­randığı halde, adli kapitülasyonlar için kaçamaklı konuşuyordu. Ne gibi bir çare bulunacağını sorduğumda, konuşup bulacağız gibi, net olma­yan sözler söyledi. Nihayet anladım ki, kapitülasyonların adli kısmı için bir intikal devri lazımdır, düşüncesindeydi.

Kapitülasyonlar meselesinde Mösyö Poincaré ile daha yarım saat ka­dar konuştuk. Konuşmamız bir münakaşa, bir çekişme halinde devam etti. Ben kaldıracağız diyordum; o, intikal devri koyacağız diyordu. Bunsuz sulh olmaz, bizim dediğimiz olmazsa sulh yapılmayacaktır, diyordum. Sulh yapacağız, sulh yapmamak olur mu, diyordu. Evet sulh yapacağız, fakat kapitülasyonları kabul etmiyorsak nasıl olacak? Canım bir şekil bulaca­ğız, kabul edeceksiniz, diyordu.

Bu müzakere artık devam edemez bir hale geldi. Ondan sonra ko­nuşmayı bitirdim, ayrıldım ve Mösyö Poincaré’nin odasından çıktım.

Mösyö Poincaré ile mülakatımız bir saat kadar sürmüştü. Odasından çıktığım zaman kapının önünde bir adama rastladım. Bana memnun olup olmadığımı sordu. Nedir intibaın, dedi. Ben o zamana kadar böyle suallere hiç alışmamışım. Bir ciddi konuşmadan çıkar çıkmaz, tanımadığım bir kim­seye fikir söylemek ve hesap verir gibi bir vaziyet almak benim bilmediğim şeyler. Gazeteciymiş. Vaziyetten memnun musunuz, diye soruyordu. Mem­nunum, dedim ve başka bir şey söylemedim. Gazeteci ayrılıp gitti. Ertesi gün gazetelerde benim Poincaré ile yaptığım mülakattan, vaziyetten mem­nun olduğum yazıldı. Halbuki ben memnun oldum dediğim zaman, çok bilmediğim birtakım şeyleri öğrendim ve fikirlerimi söyledim, bu fırsatı buldum demek istiyordum. Gazeteci benim memnunum dememden, Poincaré ile görüşmemizde her noktada mutabık kaldık tarzında bir mana çı­karmıştı.

 

 

Fransız Nazırları Beni Teşvik Ettiler

 

Mösyö Poincaré ile yaptığımız konuşmanın tesiri akşama kadar üze­rimden gitmedi. Mülakatımız esnasında, Fransızların doğrudan doğruya alakadar oldukları temel meselelerden hiçbirisine dokunmamıştım. Borç­lar meselesi, borçların tediyesi meselesi, imtiyazlar vesaire, vesaire... Bun­ların hiçbirisi konuşulmamıştı. Konuşmamız anlattığım gibi, devlet işleri ile meşgul olan herkesin bildiği umumi meseleler üzerinde kalmıştı. Fakat kapitülasyonlar mevzuunda kendisinde gördüğüm mukavemet bende çok acı ve olumsuz bir tesir bırakmıştı.

O gün Mösyö Franklin Bouillon, Fransız Harbiye Nazırı Mösyö Painlèvé ile beraber beni yemeğe çağırmışlardı. Mösyö Franklin Bouillon, An­kara İtilafnamesinden sonra cepheyi ziyaretinden, zaferden sonra General Pellé ile beraber Atatürk ile görüşmek üzere İzmir’e gelmelerinden ve nihayet Mudanya Konferansında seyirci olarak bulunmasından, çok iyi ta­nıdığım bir devlet adamı idi. Âdeta aramızda dostluk hasıl olmuştu. Ak­şam bir lokantada hep beraber oturduk, yemek yedik. Günün en ilgi çeken meselesi, benim Poincaré ile yaptığım görüşme idi. Kendilerine bu müla­katta neler konuştuğumuzu anlattım. Mösyö Poincaré ile birtakım esaslı meseleleri konuştum, dedim. Fransız menfaatlerini çok ilgilendiren temel meselelere temas edilmediği, aramızda anlaşma güçlüğü yaratacak böy­le meseleler konuşulmadığı halde, kapitülasyonlar üzerinde gördüğüm mukavemeti naklettim. Bundan şikâyet ettim. Bütün ümidim Mösyö Poincaré ile konuşmaktan kuvvetli çıkmaktı. Şimdi ne yapacağım bilmiyorum, dedim.

Fransızlar beni dikkatle ve dostça dinliyorlardı. Benim şikâyetçi ol­duğumu görünce, “Ne oldu?” dediler. Anlattım:

“Mösyö Poincaré kapitülasyonlarda ısrar ediyor. Ben, olmaz, bunun hiçbir şeklini kabul edemeyiz, diyorum. O, bir intikal şekli, bir intikal dev­ri getireceğiz, diyor. Kabul etmeyeceğiz diyorum, kabul edeceksiniz diyor. Bu tarzda konuşuldu, birbirimizi anlamaz bir halde, fikirlerimizde ısrar ede­rek ayrıldık. Fransızların bizi en iyi anlayacak insanlar oldukları zihniye­ti ile geldim, o zihniyetle konuştum, fakat mütehayyir kaldım. Nasıl ola­cak bilmiyorum.”

Ne düşündüğümü sordular, ne düşünüyorsun, dediler. Düşündükleri­mi şöyle anlattım:

“Her mesele hallolsa da yalnız kapitülasyonlar meselesi askıda kalsa, yine sulh olmayacaktır. Onun için, konferansta, kısa bir zamanda bütün meseleleri ortaya koyup münakaşa etmeliyiz. Ne hallolunabilir, ne hallolunamaz, o meydana çıkmalı. Eğer endişelerimde haklı olduğum anlaşılır­sa, konferansı kesip memleketime gideceğim. Böyle düşünüyorum” de­dim.

Fransız nazırları beni teskin etmeye çalıştılar. Böyle yapma, konfe­ransta birbirinizle daha iyi tanışacaksınız, fikirlerinizi daha iyi anlatacak­sınız, tarzında konuşarak beni teşvik ettiler. Mösyö Franklin Bouillon da­ha ileri giderek, konferansı bir an evvel kesintiye götürmek doğru bir ha­reket değildir, dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

“Mutlaka zaman kazanmalısınız. Çünkü sizi tanımıyorlar. Anadolu’yu bilmiyorlar. Yaptığınız işi her yerde olan bir askeri ayaklanma gibi görü­yorlar. Bunlar, birinci derecede devlet adamlarıdır. Fakat sizin hakkınız­daki umumi anlayışları böyledir. Büyük adamlar olarak büyük davalar pe­şindedirler. Türkler de büyük davalar peşindedirler, düşüncelerinde ciddi­dirler, samimidirler, bunlar hakkında hiçbir fikirleri yoktur. Hiçbirinin fikri yoktur. Kendinizi mutlaka onlara öğretmeniz lazımdır. Bunun için zaman kazanmalısınız. Konferansta uğraşa uğraşa, yıprata yıprata bütün bu ger­çekleri bunlara anlatacaksınız.”

Mösyö Franklin Bouillon samimiyetle bana ümit ve casaret vermek is­teyen bu sözleri söyledi. Kendisine nasıl anlayacaklar, diye sordum. Merak etme, anlarlar, dedi. Son olarak bana, Fransız tabiri ile konferansı yıp­ratacaksın tarzında bir tavsiyede bulundu.

 

 

Mussolini ile de Görüştüm

 

Fransız nazırları ile akşam yemeğindeki konuşmalarımız bu şekilde bitti. Fransa’nın en yüksek seviyede en tanınmış insanları ile, resmi diplo­matik ilişkiler dışında dostça yaptığımız bu konuşmalar benim için haki­katen istifadeli ve uyarıcı oldu. Bana bu imkânı, bu istifadeyi Franklin Bouillon sağlamıştı. Mösyö Franklin Bouillon 1921 yılında güneydeki Türk-Fransız harbine son vermek için Ankara’ya geldiği zaman, Türklerle ilk defa temasa geçiyordu. Ankara İtilafnamesini yapmak için o zaman bizim diplomatlarımızla temas etti. Vakit vakit Atatürk ile görüştü ve nihayet bir neticeye vardılar. Mösyö Franklin Bouillon, Ankara’nın içyüzünü görmüş ve bütün insanlarını en teklifsiz, en samimi şartlar içinde konuşarak tanı­mıştı. Mösyö Franklin Bouillon bundan sonra Atatürk ile beraber cepheye bir gezi yapmıştı. Ben kendisini bu vesile ile Akşehir’de gördüm ve tanı­dım. Orada buluştuk, beraber akşam yemeği yedik ve konuştuk. Aramız­da geçen hasbıhallerde bana dünya orduları hakkındaki kanaatlerini söy­lemişti. İfade ettiğine göre dünyada iki ordu vardı: Birisi Fransız ordusu­dur, birisi Türk ordusudur. O, bu kanaatte idi. Gördüğümüz muameleleri, memleketin uğradığı halleri haksız bulurdu. Hulasa Mösyö Franklin Bouillon’da bize karşı dost hissiyatı vardı. Yanında Kolonel Moujin bulu­nuyordu. O da Fransa Hükümetinin bir temsilcisi idi. Albay Moujin de Türklerle çok kaynaşmış ve Türkleri iyi tanımış bir halde bulunuyordu. Mösyö Franklin Bouillon ile İzmir’e girdikten sonra tekrar buluştuk. Fran­sa’dan İzmir’e gelmişti. Mütareke ve sulh hazırlıkları için müttefiklerle bizim aramızda tavassut rolü oynadı. Sonra Mudanya Mütarekesi esna­sında konferansa geldi. Konuşmaları takip ediyordu. Konferans görüşme­leri dışında zaman zaman bir-iki kelime konuşacak fırsat buluyorduk. Bü­tün bu münasebetlerle iyi tanıştığımızı sanıyorum.

Atatürk, Franklin Bouillon’un kabiliyetleri, meziyetleri hakkında çok geniş ve çok olumlu intibalarla dolu idi. Onu çok kıymetli bir adam sayıyordu. Gerçekten Franklin Bouillon hepimiz üzerinde Fransa politikasın­da geniş görüşleri olan bir insan intibaını bırakmıştı.

Paris’te birkaç gün kaldıktan sonra Lozan’a döndüm. Fransızlar da dahil olmak üzere Avrupa diplomatlarının Türkleri tanımadıklarını ve ken­dimizi onlara tanıtmak lazım geldiğini öğrenmiş ve Fransız nazırları ile yaptığımız samimi konuşmalarımızdan bu intibaı edinmiş olarak Lozan’a dönmüş bulunuyordum.

Konferansın ayın yirmisinde açılacağını söylediler. Bugünlerde Mösyö Poincaré ve Mösyö Mussolini de Lozan’a gelmişlerdi. Poincaré ile konfe­rans başlamadan tekrar görüşmek fırsatını buldum. Mösyö Poincaré nazik, her türlü gösterişten uzak olan, gösteriş tarafı bulunmayan ciddi bir in­sandı. Karşısındaki üzerinde bu tesiri bırakıyordu. Bu görünüşüne rağmen, şayanı hayrettir ki, son derece sebatlı ve inatçı idi. Paris’te kendisi ile konuştuğumuz zaman, muhtelif meseleler hakkında fikrini söylemişti. Bu defa Lozan’da görüştüğümüzde, kendisini kapitülasyonlar meselesinde aynı şekilde ısrarlı ve inatçı buldum. Uzun müddet Almanlarla mücadele yapmış olan bu Fransız devlet adamının bir defa zihnine koyduğu ve po­litika olarak takip ettiği meselelerle ne kadar sebatla hiç yılmadan, hiç sap­madan çalışmış olduğunun canlı misalini daima hafızamda tutmuşum­dur. Yani insanda, iradesi çok kuvvetli, sebatı sarsılmaz bir kimse tesiri bırakıyordu. Ciddi, nazik idi, kavgası gürültüsü hiç yoktu. Poincaré’den bende kalan iz budur.

Konferansın başlamasından önceki günlerdeyiz. Bu arada bir fırsat bulup Mösyö Mussolini ile de bir defa görüşmek istedim. Buluştuk. İtalya’nın noktai nazarına teşhis koymak istiyordum. Onunla konuşurken sulh­tan bahsettim. Sulh olacak mı, diye sordum. Olacak dedi. Mussolini ile iktidarının büyük darbe başarılarının başında bulunduğu bir devirde konu­şuyordum. Bu konuşmayı yaparken başlıca teşhis koymak istediğim şey, şa­yet İngilizler sulhu bir çıkmaza götürürlerse ve İstanbul’da, Boğazlarda bir harp açarlarsa, kendilerinin bu harbe iştirak etmeye ne kadar hevesli olduklarını tahmin edebilmekti. Hevesli olmadıkları intibaını aldım. Poincaré’ye söylediklerimi ona da söyledim. Tahliye edeceksiniz, dedim. Tabii tahliye edilecektir, cevabını verdi. İstanbul tahliye edilecektir, Boğazlar tahliye edilecektir, Gelibolu’da kimse kalmayacaktır, hiçbir komisyon ta­nımayız, şeklinde sözlerimi tamamladım. Mösyö Mussolini bunların hepsi­ne kesinlikle olumlu cevap veriyordu. Konuşmaları, tahliye ettikleri zaman tam tahliye edecekleri intibaını veriyordu. İngilizlerin İstanbul’da, Boğaz­larda, herhangi bir yerde kalmasına İtalya’nın muvafakat etmeyeceği in­tibaını teminat derecesinde söylemeye, anlatmaya çalışıyordu. Ama çok mağrurdu ve muhtelif meseleler üzerinde ciddi olarak ne fikrinden istifa­de etmeye, ne kendisi ile bir taahhüde girmeye istidat göstermiyordu. Çok gösterişli, çok çalımlı idi. İlk günden itibaren. Birinci Cihan Harbi’nde İtalya’ya iyi muamele edilmemiş, mütemadiyen fedakârlığa sevk olunmuş, yahut fedakârlık değil, umduklarını kendilerine vermek için müttefikler hiç­bir gayret göstermemiş, hulasa eş muamelesi görmemiş bir memleketin, bir idarenin hıncını almak için ortaya atılmış bir kahraman edasını daima muhafaza etmiş ve prestij meselelerinde son derece hassasiyet göster­miştir.

Mösyö Mussolini’ye adalardan söz açmak istedim. Adalar meselesi ne olacak, dedim. Kendi işgallerinde bulunan adalar için kesin olarak vazi­yet aldı. Hallolmuş meseledir dedi ve halledilmiş bir meselenin hiçbir su­retle tekrar konuşulması hatıra gelemez, tarzında müzakereye girmekten imtina etti. Ondan sonra istikbal için İtalya ile Türkiye arasında iyi müna­sebetlerle ilgili kısa cümleler halinde konuştuk ve ayrıldık.

 

 

KONFERANSIN AÇILIŞI

 

 

Konferansı Fransızlar İdare Ediyor

 

Konferans 20 Kasımda toplanacak. Konferansın açılışı ile ilgili ola­rak bize tebliğ edilen programa göre, İsviçre Reisicumhuru bir açış ko­nuşması yapacak. Fakat, bu konuşmaya Lozan Konferansı namına birisi belki cevap verecek, dediler. Duyar duymaz, kim cevap verecek, diye sor­dum. Heyetten birisi dediler. Bir cevap verilecekse, ben de behemahal söz alır bir konuşma yaparım, dedim. Kararım böyle.

Konferansın açılması hazırlıklarını müttefikler namına Fransızlar ida­re ediyor ve teması onlar kuruyorlardı. İsviçre Reisicumhurundan başka birisi konuşursa, benim de konuşacağımı söylememden biraz sonra, Fran­sızlar tekrar temas ettiler. Ve dediler ki, konferansı İsviçre Reisicumhuru açacak, başka hiç kimse konuşmayacak. Peki, hiç kimse konuşmayacaksa, benim de söyleyecek bir sözüm yok, ben de konuşmam, dedim. En son konuşma meselesi böyle kararlaştırılmıştı. Zannediyorum o gece veya ertesi gün tekrar kulağımıza bir söz geldi: Konferansı, kararlaştırıldığı, programda yazılı olduğu gibi, ev sahibi durumunda olan İsviçre Reisi­cumhuru açacak ve İngiliz Hariciye Nazırı konferans namına reisicum­hura teşekkür ederek bir açış nutku söyleyecek. Onun üzerine, ben de reisicumhura teşekkür ederim ve noktai nazarımızı kısaca söylemek iste­rim, dedim. Benim bu konudaki hassasiyetimi, ısrarımı Mösyö Poincaré’ye duyurmuşlar. Benimle görüşmek istediğini haber verdiler.

Biz Lozan Palas’ta kalıyoruz. Fransızlar da oradalar. Bundan dolayı Fransızlarla görüşmemiz daha kolay oluyordu. İngilizler, aşağıda Uşi’de Şato adlı otelde kalıyorlardı. Bu, büyük bir oteldi.

Konferansın başlayacağı gün, konferans salonuna gideceğimizden bir-iki saat evvel, Mösyö Poincaré ile bir salonda ayakta görüştük. Ne ya­pacaksın, diye sordu. Ben de konuşacağım, dedim. Niçin, ne lüzumu var, dedi. Ben ısrar ettim. Böyle şey olmaz, bir taraf konuşacak biz konuşma­yacağız, buna razı değilim, biz burada eşitlik üzerinde duruyoruz, behema­hal konuşacağım diye direndim. Mösyö Poincaré bunun üzerine, ne konu­şacaksın dedi. Yazdığım cebimde hazır cevabını verdim. Görebilir miyim, diye sordu. Hayhay diyerek okuyacağım nutku çıkardım, Mösyö Poincaré’ye gösterdim. Baştan aşağıya dikkatle okudu. İtiraz etmeye başladı. Bana diyordu ki: İşte daha başlarken şikâyet ediyorsunuz. Bunların hepsi arkada kaldı. Şimdi konferansa iyi bir hava ile gidelim. Bundan vazgeç.

Konferansa iyi bir hava ile gidelim. Bunu biz de istiyoruz, şüphe yok. Ama konferansa müsavi haklarla ve müsavi durumda başlayalım. Bura­ya biz böyle geldik. Bunları Mösyö Poincaré’ye anlattım. Aramızda bir hayli münakaşa oldu. Sonra benim nutuk üzerinde cümle cümle, satır sa­tır, fikir beyan etmeye başladı. Bu serttir, bu ileridir, bu lüzumsuzdur, tar­zında görüşlerini söyledi. Ben hiçbirisinden vazgeçmedim. Nihayet, şimdi neydi bilmiyorum, bir kelime bulduk, o kelimeyi değiştirmeye razı oldum. Başka bir kelime söyleyerek, onun yerine bunu koyarız dedim. Mutabık kaldık. Nutuk cebimde hazır, birisi konuşursa ben de konuşacağım. Bunları söyledim ve ayrıldık.

Konferans açıldı. Zannediyorum Mont Benon Gazinosunun salonuydu. İsviçre Reisicumhuru çıktı. Nazikâne bir tarzda hoş geldiniz dedi, sulh temennisinden, başarı dileklerinden bahsetti, sonra kürsüden ayrıldı. He­men arkasından Lord Curzon çıktı. O da İngilizce bir nutuk söyledi. Yeri­ne iner inmez ben, hemen kürsüye çıktım. Reis efendi, diye başlayan aşa­ğıdaki nutkumu okudum:

“Dört seneden ziyadedir, Vilson esası ve imanı üzerine kurulmuş bir mütareke, Osmanlı İmparatorluğu’nun girişmiş olduğu muhasamatı, resmi surette tatil etmişti. Sulhun nimetlerinden daima mahrum kalan Türk milleti, o tarihten beri hak ve adalet istihsali için, yaptığı mükerrer sulh te­şebbüslerinin kifayetsizliğini ve faidesizliğini idrak ederek, artık hiçbir kurtuluş ümidi kalmadığını anlayarak, varlığını korumaya ve maddi ma­nevi kendi vasıtalarıyla istiklalini sağlamaya muvaffak oldu. Bu yolda bir­çok ıstıraplara katlandı. Hadsiz hesapsız fedakârlıklara rıza gösterdi.

Hür milletler, bu hale teveccühlü bir gözle şahit olmuşlardır. Her yaşta ve her mevkideki Türkler, kadın ve çocuk, bu müdafaa harbine işti­rak ettiler. 1918 tarihinden sonra Türk milletinin maruz olduğu sonsuz hücumları ve ıstırapları, burada hatırlatmaktan kendimi menedemiyorum. Gerek bu hücumları ve ıstırapları, gerek hiçbir askeri mecburiyet olmak­sızın, Türkive topraklarının en zengin ve en mamur kısımlarında münhası­ran mahvetmek ve yıkmak fikriyle muntazaman yapılmış tahribatı, hiçbir veçhile mazur göstermek kabil değildir.

Hâlâ bu dakikada bile, bir milyondan ziyade masum Türkün, küçük Asya ovalarında ve yaylalarında, evsiz ve ekmeksiz, serseri gibi dolaştık­larını da hatırlatmak isterim. Türk milleti, bu insan takati üstündeki fe­dakârlıklara katlanmak suretiyle, medeni insanlar arasında derin bir ha­yat kuvvetine malik milletlere has olan mevcudiyet ve istiklal hakkı ile sulh ve sükûna çalışmak unsuru olmak üzere büyük bir mevki kazanmış­tır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kati gayesi, bu mevzii muhafaza ve tahkim etmekten ibarettir. Son senelerin hadiseleri beşeriyetin vicdanında umumi sulh ve sükûnun devletler tarafından birbirlerinin haklarına ve hürriyetine saygı gösterilmedikçe gerçekleşemeyeceği hakikatini bir akide haline koyduğu cihetle, bu vakaların hatırasının istikbal için bir sulh ve sükûn teminatı teşkil edeceğini ümit eylerim.

Tasavvuru kabil olan azami derecede hüsnüniyetle mütehassis olan Türk heyeti murahhasasının, sair heyeti murahhasalarda da aynı veçhile bir hüsnüniyete tesadüf edeceği ve bu suretle konferans mesaisinin mem­nuniyet verici bir neticeye iktiran edeceği ümidini besliyorum.

Reis efendi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti namına, İsviçre Cumhuriyetine, konferansımızın burada toplanmasını kabul etmek sure­tiyle lütfen göstermiş olduğu misafirseverlikten dolayı teşekkür ederek sözlerime nihayet vereceğim. Tarihi şanlı, necip bir milletin kendi istikla­line ne kadar büyük bir kıymet atfettiğini inkâr edilemez surette gösteren bu memleketin, konferansa toplanma yeri olarak intihap edilmesinden dolayı kendimi tebrike şayan görüyorum.”

 

 

“Venizelos da Konuşacaktı...”

 

Ben nutkumu okuyup bitirdikten sonra konferansta ortalık bir karış­tı. Bazı delegeler etrafımı sardılar. Bir aralık Mösyö Bompard yanıma gel­mişti. “Anlaşılıyor, çekeceğimiz var” dedi. Venizelos da konuşacaktı, güç halde tuttum, diye sözlerini tamamladı. Ben kendisine soraum: Niçin tut­tunuz, dedim. Konuşacaktı, cevabını verdi. Ben de tekrar cevap verirdim, tarzında konuştum.

Mösyö Bompard sözleri arasında, yılbaşına kadar sulh yapacağız, diye beni temin etmeye çalışıyordu. Kendisine dedim ki, hatırınızda ol­sun, başka bir şey istediğimiz yok, yılbaşına kadar, hatta daha önce sulh yapalım. Böyle latifelerle konferans salonundan ayrıldık.

Açılış merasimi böylece bitmiş oluyordu. Konferans çalışmalarının Uşi’de Şato Oteli’nin salonunda yapılacağı kararlaştırılmıştı. Ertesi gün orada toplandık. Bize bir gün önce konferansın nasıl cereyan edeceğini gösteren bir dahili nizamname projesi dağıtmışlardı. İlk toplantı açılınca, bu nizamnamenin kabulü görüşüldü. Dahili nizamname ile konferansın is­mini “Şark İşleri Konferansı” olarak tespit etmişlerdi. Ben buna itiraz et­tim, ısrar ettim ve konferansın adında değişiklik yapıldı. Dahili nizamna­me fazla münakaşa edilmeden kabul edildi. Konferans işlerini tedvir et­mek üzere bir kâtibi umumi seçildi. Kâtibi umumi olarak Mösyö Massigli adında bir Fransız teklif ediliyordu. Hep beraber muvafakat ettik. Genel Sekreter Massigli sonradan Ankara’ya büyükelçi olarak geldi. Lozan Kon­feransında Türkleri iyi tanımıştı. Yakın temasımız vardı. Ondan sonra te­maslarımız, hatıralarımız, İkinci Cihan Harbi başında bilhassa Türkiye Büyükelçisi olarak güç şartlar içinde, fakat olumlu bir halde geçmiştir. Mösyö Massigli konferansı çok iyi idare etti.

Konferansın ilk günü dahili nizamnamenin tespitinden ve genel sek­reter seçiminden sonra konuşulacak dil, komisyonların tespiti gibi şekle ait hususlarla meşgul olundu. Konferansta Fransızca, İngilizce konuşula­cak ve hangisi konuşulmuşsa öteki dile tercüme edilecek deniliyordu. Ben bir de Türkçe konuşulacak, dedim. Bu sözlerim üzerine şaşırmış bir halde biraz durdular. Lord Curzon, hepimiz Fransızca biliyoruz diye beni cevap­landırdı. Buna rağmen, icap ederse Türkçe konuşacağım dedim ve ihti­razi bir kayıtta bulundum. Bu mesele de hallolduktan sonra komisyon teşkiline geçildi. Üç tane büyük komisyon kuruluyordu. Bunların her biri­ne de müttefiklerden biri başkanlık edecekti.

Askerlik ve hudutlar komisyonuna İngiliz, mali ve iktisadi komisyona Fransız, ekalliyetler ve diğer hukuki meseleler komisyonuna da İtalyan başkanlık edecekti. Ve her komisyonun tali komisyonları bulunacak ve bunlar kendilerine havale edilen vazifeleri yapacaklardı.

Riyaset meselesi görüşülürken, ben de riyasetlerden birine hakkımız olduğunu söyledim. Biz davetçi devletler olarak sorumluyuz, o sıfatla bu­nu yapıyoruz, komisyonların başkanlıklarını ifa etmek mecburiyetindeyiz, dediler. Ben tekrar söz alarak, bizim de davetçi devlet sayılmamız gerek­tiğini, temaslarımızın ilk gününden itibaren bir konferansa gidelim diye müracaatta bulunduğumuzu, notalar verdiğimizi naklettim. Bunun müna­kaşası böylece devam etti. Neticede ihtirazi kaydımı geri almadan mese­leyi geçtik. Şimdi artık konferans çalışmalarına başlayacak bir vaziyet hasıl olmuş bulunuyordu.

Müşavirlerim var, benimle Lozan’a gelmiş gazeteciler var. İstanbul gazetecilerinin hemen hepsi Lozan’da. Osmanlı Devleti ricali ve onun ye­tiştirdiği devlet adamları, Büyük Millet Meclisi mensupları karışık bir halde çok geniş bir müşavir heyeti ile beraber bulunuyorum. Daha önce de söylediğim gibi, Lozan Palas isimli otelde kalıyoruz.

Müttefikler konferans yeri olarak daha evvel aralarında Venedik veya Paris’i düşünmüşler. Böyle görüşülmüş. Sonra tarafsız bir memleket ola­rak İsviçre’de toplanmayı uygun bulmuşlar, bize böyle teklif edildi. Biz de konferans yeri üzerinde hiçbir münakaşaya girmeden iyi karşıladık. Gerçi İsviçre muhitinin bize müsait olmadığı çok söylenmişti. Fakat ilk andan itibaren çok kısa bir zamanda İsviçre muhiti ile samimi olarak karşılıklı saygı duygusu ile anlaşmış ve emniyet içinde çalışır bir vaziyete erişmiş bulunuyorduk.

 

 

ÖNCE SINIRLAR KONUŞULUYOR

 

 

Trakya Hudutları Meselesi

 

Törenler bittikten, usul ve şekil meseleleri tespit edildikten sonra Lozan Konferansı Uşi Şatosunda, 22 Kasımda çalışmaya başladı. Hudut­lara, askerliğe ve Boğazlara ait işlere bakacak birinci komisyon, Lord Curzon’un başkanlığında toplandı. Lord Curzon, toplantıyı açarak Trakya hudutlarının konuşulacağını söyledi.

Trakya hudutları meselesinin en acele ve en önemli kısmı Mudanya Mütarekesine girerken ve mütareke esnasında hallolunmuştu. Mütareke­den sonra Şarki Trakya boşaltılmış ve Türk idaresi Şarki Trakya’da yerleş­mişti. Yine Mudanya Mütarekesinin neticesi olarak, Boğazlarda tespit olu­nan bir mıntıka, sulh konferansı devam ettiği müddetçe tarafsız mıntıka olarak kalacaktı.

Trakya hudutları meselesinde ilk sözü ben aldım. Trakya hududu olarak 1913 hududunu ve Garbi Trakya için plebisit istedim. Yani Balkan Harbinden sonra Bulgarlarla yaptığımız muahede ile tespit olunan hudu­du istedim. Bu muahedeye göre Edirne, Dimetoka’ya kadar bütün hinter­landı ile bizde kalıyordu. Böylece Meriç’in öbür sahilinde küçük bir toprak parçası Türkiye’ye ait oluyordu. Şimdi ben Trakya için de plebisit yapıl­masını ileri sürdüm. Halkın oyuna müracaat olunacak ve ona göre nereye iltihak etmek istediklerini halk tayin edecekti. Misakı Milli hükmü de bu idi. Şarki Trakya’nın ve Trakya sınırlarının emniyeti için Garbi Trakya’da intizam ve sükûnun hüküm sürmesi zaruretini ileri sürüyordum.

Müttefik devletlerin mütareke görüşmeleri için bize gönderdikleri 23 Eylül 1922 tarihli notalarında ve Mudanya görüşmelerinde, Edirne şeh­rinin bize bırakılacağı ve Edirne şehri derken Meriç’in öbür yakasındaki Karaağaç’ın birlikte kastedildiği taahhüt edilmişti. Demek ki Trakya hudu­du meselesinde ben fazla bir şey istemiş değilim. Konuşurken Meriç’in karşı sahilindeki ve Şarki Trakya’daki halkın büyük çoğunluğunun Türk olduğunu da belirtmiştim. Sözlerim bittiği zaman, Lord Curzon bana Meriç’in garbında büyük kısmı Türklerle meskûn dediğim yerlerle nereleri kastettiğimi sordu. Ben kesin cevap vermedim, mütehassıslarla görüş­tükten sonra söyleyeceğim, dedim.

Lord Curzon, benden sonra Mösyö Venizelos’a söz verdi. Mösyö Venizelos Birinci Dünya Harbi’nden başlayarak bir sürü macerayı hikâye ettikten sonra, sözlerini bitirirken Balkan Harpleri sonuna kadar Trakya’da Türk halkının ekseriyette bulunmadığını ifade etti. Venizelos uzun konuş­muştu ve Yunanistan’ın müttefiklere yaptığı bunca hizmetten sonra har­bin mesuliyetini yüklenemeyeceğini, hiçbir fedakârlığa katlanamayacağını izah etmek istiyordu.

Trakya hudutları meselesinde müzakere sert bir şekilde devam edi­yordu. Karşımızda müttefikler var, Yunanistan var, diğer Balkan devletleri var. Yugoslavya ve Romanya murahhasları, dikkat ediyorum bir blok ha­linde müttefiklerin yanında yer almışlar. Biz Lozan Konferansına girerken şu kanaatte idik ki, başlıca güçlüğümüz İngilizlerden geliyordu, onlardan gelecekti. Fransızlarla daha evvel Ankara İtilafnamesi ile hudut anlaşma­sı yapmıştık. Münasebetlerimiz yumuşamıştı. Bu münasebetlerin konfe­rans esnasında daha da iyileşeceği kanaatindeyiz. Bütün güçlüğü yalnız İngilizlerden bekliyoruz. Mudanya Mütarekesi esnasında İngilizlerle ara­mızda çok ciddi bir mücadele geçmişti. Evvelce de izah ettiğim gibi, İngi­liz Başvekili Lloyd George, Çanakkale’ye ve Boğazlar mıntıkasına ordula­rımızı sevk ettiğimiz ve İngiliz kıtaatı ile temasa geldiğimiz günlerde büyük bir buhran yaratarak, bunu müttefiklerle beraber karşılamak için elin­den geleni yapmış, nihayet muvaffak olamamıştı. Ondan sonra gelen İn­giliz Hükümeti, Lozan Konferansı başladığı zaman müttefikleri bizim kar­şımızda yekvücut olarak, bir bütün olarak göstermek için mütemadiyen gayret sarf ediyordu. Biz bunu seziyor ve tahmin ediyorduk. Fakat tatbi­katta, her gün biraz daha görüldü ki, İngilizlerin çalışması ile müttefik­ler arasında beraberlik sağlanması, tahminimizden de çok daha kuvvetli ve ileri bir derecede temin olunmuştur.

 

 

Venizelos Bizi Zayıf Yerimizden Yakalamıştı

 

Trakya hudutları görüşülürken Venizelos’un yaptığı konuşmaya mu­kabelede bulunarak laf oyunları ile meselelerin çözülemeyeceğini anlat­mak istiyordum. Komisyonun ikinci toplantısında söz aldım ve şunları söyledim:

“Mösyö Venizelos beyanatına Türkiye ve Yunanistan’ı Dünya Harbi­ne sokan hallerin tetkiki ile başladı. Türk heyeti Osmanlı İmparatorluğu’nu bu harbe sürükleyen amillerin komisyon huzurunda tetkik edilmek istenilmesini münasebetsiz sayar. Bu hususta sarih bir fikir edinebilmek için Dünya Harbini yaratan anlaşmazlıklardan evvelki otuz senenin siyasi ha­diselerini gözden geçirmek ve itina ile tahlil eylemek lazımdır. Türk he­yeti, böyle bir tetkikin ameli hiçbir faydası olmayacağını ve hatta hiç değil­se lüzumsuz bir münakaşa çıkararak, sulhun yeniden tesisini hedef güden müzakerelerin cereyanına zararlı olacağı fikrindedir. Esasen Türkiye, Dünya Harbinde Yunanistan ile muharebe etmek mevkiinde bulunmamıştır.

İki memleket arasında muharebe, 1919 Mayısında, İzmir’e Yunan as­keri çıkarılması ile başlar. Bu tarih herkesin bildiği gibi, yeni bir safhanın başlangıcıdır. Harekâtın bu safhasında, Türkiye’ye asla tecavüz fikri isnat olunamaz. Bilakis, katiyen haklı olmayan bir istila teşebbüsü karşısın­da Türkiye, milli mirasını müdafaa etmek için insanlık üstünde fedakâr­lıklara katlanmıştır. İşte Anadolu’yu kana boyayan bu muharebede, iki ta­rafın ahlaki bakıştan karşılıklı vaziyetinin hakikati budur. Türkiye ile Yu­nanistan arasında savaşın son dört senesi içinde müttefik devletlerin yap­tıkları müteaddit sulh ve tavassut teşebbüslerine rıza göstermeyen de daima Yunanistan olmuştur.

1921 baharında Londra Konferansında Türkiye, Trakya ile İzmir ve civarı için halkın reyine müracaatı kabul etti. Yunanistan muvafakat et­medi. İşi sulhan düzeltmek için, Yunanistan da Türkiye kadar iyi niyet göstermiş olsaydı, muharebe o tarihte nihayete erebilirdi.

Londra Konferansının sonunda, müttefik devletler taraflara teklifler verdiler. Heyetler bunları hükümetlerine arz edecekti. Türk heyeti daha Ankara’ya varmadan, Yunanlılar İkinci İnönü Muharebesi ile neticelenen 23 Mart taarruzuna başladılar. Görülüyor ki, konferansın sulh tekliflerine top ateşi ile cevap veren Yunanistan’dır.

Biraz daha sonra, Haziran 1921’de müttefik devletler iki tarafa tavas­sut teklifinde bulundular. Ankara’yı zaptetmek için yeni bir taarruz teşeb­büsüne karar vermiş olan Yunanistan, bu teklifi kibir ile reddetti.

Türkiye’ye gelince, o, meşru milli istekleri tatmin edilince silahı bırak­maya hazır olduğunu söylemekten geri kalmamıştır. Bu hususta mütead­dit sulh teşebbüslerinde bulundu ki, müttefik devletlerce ve bütün âlemce bilinmektedir.”

Komisyon önünde ilk defa isteklerimizi söylerken, benim Garbi Trak­ya’da plebisit yapılmasını istememden Mösyö Venizelos çok endişe etmiş olacak ki, konuşmasında bu mesele üzerinde durmuş, Garbi Trakya hal­kının ekseriyetle Rum olduğunu iddia etmişti. Kendisine cevap verirken Garbi Trakya hakkında şöyle dedim:

“Mösyö Venizelos, Garbi Trakya hakkında herhangi bir münakaşayı ortadan kaldırmak istemiştir. Halbuki Neuilly Muahedesine göre, idaresi muvakkaten müttefiklere tevdi edilen Trakya’nın mukadderatı bir hal yolu beklemektedir ve mesele açıktır. Türk heyeti Garbi Trakya’nın Türkiye’ye geri verilmesini istememektedir. Bunu bir kere daha teyit eder. Fakat Türk heyeti, büyük bir çokluğu Türk olan buralar ahalisini, mukadderatı hal bekleyen bir kıtada oturan insanlara büyük devletlerin sulh programında yazılı olduğu gibi kendi mukadderatını kendi tayin etmek hakkının tanın­masında ısrar eder. Esasen Garbi Trakya’da halkın ekseriyetinin Rum ol­duğunu ileri süren Yunan heyeti için halkın reyine müracaat meselesi hiçbir suretle endişe verici olmamalıdır. Hakikaten dedikleri gibi ise, ple­bisit yapılması, Garbi Trakya’nın Yunanistan Hükümetine geçmesini temin ve teyit eder.”

Mösyö Venizelos’un bütün iddialarını cevaplandırdım. Haksız oldu­ğunu ortaya koydum, istatistikler verdim, en salahiyetli tarihçileri şahit gösterdim. Fakat bir noktada Venizelos, bizi zayıf yerimizden yakalamıştı. Şimdi bunu anlatacağım.

 

 

Balkan Harbinde, Trakya Hükümeti Kurmuştuk

 

Trakya hudutları meselesinde zayıf yerimiz, yalnız Balkan Harbinde Garbi Trakya’yı Bulgarlara terk etmiş olmamız değil, Cihan Harbi es­nasında Bulgarlarla bir muahede yapıp Edirne’nin Dimetoka’ya kadar olan hinterlandını Bulgarlara vermemiz teşkil ediyordu. Bunu bize karşı koz olarak kullanıyorlardı. Venizelos, Garbi Trakya’yı biz sizden almadık, Bul­garlardan aldık diyordu. Yunanlılarla bu meselede çetin çatıştığımız ilk günlerde, ben de Bulgarların Garbi Trakya’da mahreç talebini destekle­miştim. Müzakerelerin nasıl çetin cereyan ettiğini izah edebilmek için Garbi Trakya meselesinin evveliyetini hatırlamak lazım.

Bulgar sınırı meselesi, yani Bulgarların mahreç talebi ile Garbi Trak­ya’yı kendilerine almak meselesi, bizim son asır siyasi tarihimizin hakika­ten muğlak, anlaşılması güç bir safhasıdır. Bulgarlarda Garbi Trakya daimi bir mesele olarak kalmıştır.

Balkan Harbi esnasında Bulgarlar, Garbi Trakya’ya girdiler. Balkan Harbinin ikinci safhasında zorla çıkarıldılar. Bunun üzerine biz Edirne’ye doğru ileri hareket ederken, Garbi Trakya’yı da milli kuvvetlerimizle işgal etmiş ve müstakil bir Trakya Hükümeti vücuda getirmiştik. Balkan sulhu yapılırken, iik facia başladı. İttihat ve Terakki Hükümeti ile o zamanki Bul­gar Hükümeti arasında bir gizli anlaşma yapılmış. O zaman Balkan dev­letleri arasında, bilhassa Yunanlılar, bize karşı en kesin düşman görünü­yorlardı. Girit meselesi henüz yeni idi. Adalar meselesi vardı. Yunanlılarla üst üste muharebeler olmuştu. Vaziyet çok gergin ve çetin görünüyordu. Bu sebeplerle İttihat ve Terakki, Bulgarlarla anlaşmaya karar vermiş. Bu anlaşma gereğince bizim Garbi Trakya’daki milli kuvvetlerimiz çekildiler ve Bulgarlar Garbi Trakya’yı işgal etti. Anlaşmaya göre, Garbi Trakya’da yalnız Dimetoka ve etrafı bizde kalıyordu. Ben o zaman Balkan sulhu yapı­lırken sulh komisyonunda mütehassıs askeri yardımcı olarak çalıştım. Müte­hassıs askeri murahhas İstanbul muhafızı, sonra Büyük Cemal Paşa diye anılan Cemal Bey idi. Ben de onun yardımcısı idim. Bir Bulgar binbaşısı ile Bulgar hududunu kararlaştırıyorduk. Fakat Garbi Trakya hakkındaki anlaşmayı bilmiyordum.

Bulgarların Garbi Trakya’ya girmeleri bu suretle Balkan Harbi sul­hundan sonra başladı. Kısa bir süre sonra dünya harbi patladı. Biz bilin­diği üzere merkezi devletlerle harbe girdik. Bulgarların bizim tarafımızda harbe iştiraki için yapılan pazarlıkta Bulgar hududu meselesi tekrar ortaya çıktı ve Edirne’nin batısındaki Garbi Trakya topraklarımız Bulgarlarla yapı­lan pazarlığın temeli oldu. Neticede Dimetoka’yı ve Edirne’nin hinterlandı­nı Bulgarlara bırakarak aramızda Meriç boyundan geçen bir hudut çizil­mesini kararlaştırdık.

Ben o zaman Genelkurmayda Harekât Şubesi Müdürü idim. Bulgar­larla yapılan yeni hudut anlaşmasını bana bir emrivaki olarak gösterdiler. Çok müteessir olmuştum. Teessürümü Enver Paşa’ya da söyledim. Enver Paşa bana bir gün Alman Generali von Falkenhayn’dan alınan bir tel­grafı gösterdi. Herhalde Bulgarları bizim tarafımıza çekebilmek için fedakârlığa sevk edilmemizden şikâyette bulunulmuş, hükümetçe bir ıstırap ifade edilmiş olacak ki, Falkenhayn, Enver Paşa’ya telgraf çekiyor, me­rak etmeyin dünyanın istikbalde ne şekilde olacağını muzaffer olanlar ta­yin edeceklerdir, diyordu. Enver Paşa teselli etmek için bana bu telgrafı göstermişti. Falkenhayn yazdığı telgrafla, eğer harbi bizim taraf kazanır­sa, Bulgarlara verilmiş olanların tekrar alınacağı ümidinin muhafaza edil­diğini söylemek istiyordu. Halbuki bu gibi işlerde Bulgarlar çok daha dik­katli ve hassastırlar. Zaferden sonra da aldıklarını vermeyeceklerdi.

Şimdi Lozan’da Trakya hududu görüşülürken, bütün bu muameleler bizim karşımıza çıkarılmıştır. Biz Garbi Trakya’da kamuoyuna müracaat edilmesini isterken, bu isteğimizi Misakı Milli’deki şarta bağlıyorduk. Yu­nanlılar da karşımıza çıkıp Garbi Trakya’yı biz sizden almadık, Bulgarları yendik, Bulgarlardan aldık, diyorlardı. Müttefikler de aynı surette karşı­mıza dikiliyorlardı. Hulasa eski hükümetlerin hatalarının cezasını çekiyor­duk. Müttefiklerin Trakya hududu olarak bize teklifi Meriç nehri idi. Karaağaç’ı vermek istemiyorlardı. Hudut boyunca Karadeniz’den Akdeniz’e kadar iki tarafta tarafsız ve silahsız bir geniş bölge teklif ediyorlardı. Bu bölgeleri mütehassıslardan kurulu tali komisyon kararlaştıracaktı.

Münakaşalar çok sert oldu. Garbi Trakya üzerindeki iddiamızı ilkön­ce Balkan devletlerine tahlil ettirdiler. Yunanistan şikâyet etti. Evvelce de söylediğim gibi Yunanistan’ın şikâyetlerine kolay cevap veriyorduk. Yu­goslavya talebimize karşı kuvvetli olarak vaziyet aldı. Türklerin Meriç gar­bına ve Garbi Trakya’ya geçmelerinin kendilerince bir tehlike işareti ola­cağını açıkça ifade etmeye çalışıyordu. Ondan sonra müttefiklerin her biri, Fransızlar, İtalyanlar, Japonlar, hepsi bizim taleplerimize karşı çıktı­lar. Sonunda Lord Curzon, bizim Meriç garbında arazi isteklerimize bü­tün Balkanların müttefiken karşı koymalarındaki ehemmiyeti ve vahameti belirtmek için bütün talakatını sarf etti.

Hulasa Garbi Trakya meselesinde eski Türk hükümetleri yanlış bir politika tutmuşlardı. Biz Milli Mücadelenin zaferinden sonra Lozan’da ka­muoyuna müracaat ile bir çıkış yolu bulmaya çok çalıştık. Fakat siyasi ve askeri güçlükler böyle bir dileği neticelendirmeye imkân vermemiştir.

 

 

Meriç Hududu ve Garbi Trakya Meselesi Hitam Buldu

 

Bulgar Başvekili Stamboliyski Bulgaristan’ın Garbi Trakya’da mah­reç isteğini, benim bu mevzuda ileri sürdüğüm mütalaadan da cesaret alarak komisyonda ifade etti. Dedeağaç Bulgar toprağı olmalıdır, diye ıs­rar etmeye başladı. Ben kendisine hak verir bir vaziyet aldım. Venizelos iyiden iyiye sinirlendi. Şu sözlerini hatırlarım: Türklere mağlup olduk. On­lara Şarki Trakya’yı veriyoruz. Garbi Trakya üzerindeki taleplerini de din­liyoruz. Anlamıyorum, Bulgarlara ne oluyor? Bulgarlar neden bizden top­rak isterler? Bulgaristan’a da mağlup olmadık ya!

Meriç hududu ve Garbi Trakya meselesi çetin münakaşalardan son­ra bu şekilde hitam buldu. Trakya hudutları meselesini Lozan Konferansı­nın bu birinci döneminde bir daha görüşmedik. Meseleyi ancak konferan­sın sonunda ve en nihayette neticeye varma sebebiyle görüşüp karara bağlamak lazım gelecektir.

Hudutlar ile ilgili olarak bu esas şartlar müzakere edildikten sonra, emniyet tedbirlerini, tarafsızlığa tabi tutulacak mıntıkaları tespit için mev­zuun tali komisyona havalesini, mütehassısların çalışmasını teklif ettim. Teklifim kabul edildi ve komisyon diğer meselelere geçti. Bu suretle birin­ci komisyon askerlik ve toprak meselelerinden dolayı Boğazlar meselesine temas etmiş oluyordu.

 

 

Boğazlar Meselesinin Görüşülmesi

 

Boğazlar meselesine temas, aralık ayının ilk haftasında oldu. O za­mana kadar Rus heyeti de Lozan’a gelmiş ve konferansa iştirak etmişti. Bizim konferans davetine ilk cevabımızda Rusya, Gürcistan ve Ukrayna’nın da çağrılmasını şart koşmuştuk. Bizim bu teşebbüsümüz de inzimam edince, zaten meselenin tabiatı icabı olarak müttefikler, Rusları da Boğaz­lar meselesinin görüşülmesi için konferansa davet etmişlerdi.

Aralık ayının ilk haftasında Boğazlar meselesini görüşmek üzere ko­misyon toplandı. Boğazlar Konferansı toplandığı zaman, konferans açılır açılmaz Lord Curzon, Türklerin noktai nazarını öğrenmek istediklerini söy­leyerek bana söz verdi.

Bizim Boğazlar meselesinde noktai nazarımız, gerek Misakı Milli’de ve gerekse o zamana kadarki bütün uluslararası konuşmalarda belirttiğimiz üzere, ticaret gemilerine gece gündüz her zaman geçiş için Boğazların serbestliğini tanımak ve her türlü kolaylığı göstermek merkezinde idi. İlk sözüm bu hususları, bu arzumuzu ve taahhüdümüzü teyit etmekten ibaret oldu. Bunun dışında hükümranlık haklarımız üzerinde durdum. Boğazlar mıntıkası memleketimizin en önemli kısımlarını kapladığı için, buralarda askeri ve siyasi emniyetin bizim için hayati bir önemi olduğunu belirterek, bu emniyeti sağlayacak tedbirlerin hiçbir zaaf taşımadan tam olmasını umumi prensip halinde ifade ettim.

Lord Curzon, her meselenin konuşulmasına başlanacağı zaman ev­vela Türklerin noktai nazarını öğrenelim, diyor ve beni önceden konuştur­mak istiyordu. Ben umumiyetle nazik meselelerde mütehassıslara bir da­nışacağım, sonra konuşacağım diyordum. Bu defa, Boğazlar meselesin­deki görüşümüzü prensip olarak belirttim. Esasen biz Misakı Milli ile gö­rüşümüzü dört sene evvel bütün dünyaya ilan etmiştik. Misakı Milli’de Bo­ğazlar hakkında diyorduk ki:

“Türkiye’nin payitahtı ve hilafetin makkarı olan İstanbul ve Marmara Denizi’nin emniyeti her türlü tecavüzden masun bulunmalıdır. Bu esas bir defa kabul edildikten sonra Türk milleti, bir taraftan Türkiye Hükümeti ve diğer taraftan alakadar devletler arasında Boğazların dünya ticaretine ve beynelmilel münakalelere açılmasını temin hususunda müştereken alı­nacak her türlü kararları kabule hazırdır. Bu prensip Türkiye’nin umumi noktai nazarıdır.”

Lord Curzon Boğazlar meselesinde yaptığım konuşmayı yeterli bul­madı. Bana tekrar söz vermek istedi Soruyordu, Boğazlar mıntıkasının askerlikten tecrit edilerek Milletler Cemiyeti kontrolü altına konulmasına ait müttefik devletlerin tasavvurları hakkında ne düşünüyorum? Benden bunu öğrenmek istiyordu. Ve nazikâne tehditkâr ifadelerle beni daha çok konuşmaya zorluyordu. Fakat ben mukavemet ettim, şimdilik başka söy­leyecek bir sözüm olmadığını, ileride lüzum hasıl oldukça her zaman ko­nuşacağımı ifade ettim. Bu mealde konuştum.

Lord Curzon bununla iktifa etmedi. Boğazlar meselesi böyle umumi sözlerle bırakılamaz, Türklerin noktai nazarını mutlaka öğrenmemiz lazım­dır, diyordu. Bana hitaben, sizi dinleyelim diye ısrar etti. Boğazlardan ge­çiş müttefikler için bir mesele ise noktai nazarları nedir, biz bunu öğre­nelim tarzında mukabil ısrarda bulundum. Evvela siz söyleyeceksiniz, sonra biz söyleyeceğiz gibi uzun münakaşalardan sonra, Rus Başmurahhası Çiçerin söz aldı.

Çiçerin, Boğazlar meselesinde müttefiklerin niçin konuşmadıkları üze­rinde durarak, kendilerini hakem vaziyetine koyduklarını belirttikten son­ra, Boğazlar meselesinin Rusya için hayati bir ehemmiyet taşıdığını, büyük bir cerbeze ile, çok tesirli bir surette ve Lord Curzon’un sinirlerine adam­akıllı dokunarak konuşmaya başladı.

 

 

BOĞAZLAR MESELESİ

 

 

Çiçerin’in Yardımları

 

Çiçerin’in söyledikleri, esas itibariyle Boğazların harp gemilerine ve uçaklarına kapalı olması prensibine dayanıyordu. Yani Ruslar Boğazlar için Türkleri mutavassıt bir duvar sayıyorlardı. Onlara göre Karadeniz devletlerinin emniyeti için Boğazlar hayati önem taşıyordu. Çiçerin bu su yollarında, geçiş mıntıkalarında Türklerin emniyetinin kendi emniyetleri ile beraber olduğunu belirtiyordu. Boğazlar, Türklerden başka her devlete kapalı olmalıydı. Çiçerin ile Lord Curzon arasında ciddi bir münakaşa geç­tikten sonra, Lord Curzon Karadeniz devletlerini dinleyelim diyerek, sı­rayla onlara söz verdi. Romenleri konuşturdu, Bulgarları konuşturdu.

Romanya murahhası, kendi emniyetlerinin, Rusya’ya karşı emniyet­lerinin Boğazlarla beynelmilel bir rejimin kurulmasına bağlı olduğunu ifade etti; o kadar ileri gitti ki, Ege Denizi’nden Karadeniz’e kadar bütün Türk sahillerinin askerlikten tecrit edilmesi lüzumunu söyledi. Stamboliyski adına bir tercüman, harp halinde de sulh halinde de Boğazların yalnız ti­caret gemilerine açık olmasını söyleyerek Bulgar görüşünü ifade etti.

Herkes söyleyeceğini söyledikten sonra, Lord Curzon, tekrar İsmet Paşa noktai nazarını söylesin, diye beni konuşturmak için ısrar ediyordu. Cevap olarak dedim ki, hatiplerin hepsini dinledik, bunların içinde Rusların noktai nazarı bizim ihtiyaçlarımıza ve noktai nazarımıza en yakın olanı­dır, fakat kendi tekliflerimizi daha geniş bir şekilde söyleyebilmek için ön­ce müttefiklerin Boğazlar meselesinde ne düşündüklerini bilmek isteriz. Yani konuşmamakta ısrar ettim.

Çiçerin tekrar söz aldı ve Lord Curzon’u tahrik edecek şekilde tekrar konuştu. Çiçerin müsavi şartlarla, müsavi haklara sahip devletler olarak müzakere edilmesi hususuna temas ettikten sonra, müttefiklerin niçin konuşmadıklarını, İngilizlerin, İtalyanların, Fransızların Boğazlar mesele­sinde neden sustuklarını sordu. O kadar sert ve tahrikkâr konuşmuştu ki, Lord Curzon sinirlenerek celseyi tatil etti. Bu arada noktai nazarlarını er­tesi gün bildireceklerini söyledi.

Müttefikler, Boğazlar meselesinde bizden ve Ruslardan farklı bir re­jim düşünüyorlardı. Sulh zamanında Boğazlardan gece gündüz harp gemi­leri için tam bir serbesti istiyorlar, ayrıca mühim olarak, Boğazların tah­kimattan ve her türlü askeri müdafaa tertiplerinden mahrum olmasını şart koşuyorlardı. Her devlet için, Boğazlardan, Karadeniz’de bulunan en kuv­vetli donanma kadar bir donanmayı Karadeniz’e geçirmek salahiyetinin tanınmasını istiyorlar, Boğazlardan geçişin ve askerlikten tecrit edilmiş mıntıkaların kontrolünün sağlanması için, Türklerin de katılacağı uluslar­arası bir komisyonun Boğazlar bölgesini kontrol altında bulundurmasını, düşündükleri rejimin teminatı olarak ileri sürüyorlardı.

Lord Curzon, İngiliz görüşünü bu suretle anlattıktan sonra, Fransız­lara söz verdi. Fransızlar da Lord Curzon’un tekliflerini teyit ettiler. Arka­sından İtalyanlar aynı noktai nazarı söylediler. Bu suretle hepsi, Balkan devletleri ve müttefik devletler, Boğazlar rejiminde söz birliği etmiş gibi taleplerini ortaya koymuş oluyorlardı.

Bu konuşmalar cereyan ederken, Çiçerin ileri sürülen görüşe karşı çıktı. Müttefiklerin talebini kendileri için, Türkler için büyük bir tehlike ola­rak vasıflandırdı. Çarlık zamanında Boğazlar için ne düşünülüyorsa, şimdi müttefiklerin aynı üslupta ve aynı zeminde talepler ileri sürdüklerini söy­ledi. Çiçerin, bugün geçmiş muahedelerin hepsini feshetmiş olan bir Sov­yet Rusya bulunduğunu, Sovyet Rusya’nın Boğazlarda ve başka hiçbir memlekette hiçbir tecavüz planı ve emeli olmadığını, aşikâr, kesin ifade­lerle söylüyor ve İngilizlerin, diğer devletlerin muhtelif ülkelerin hululle­rinden şikâyet ederken, şimdi bütün dünyanın İngiliz hululünden şikâyetçi olduğunu belirtiyordu.

Lord Curzon, Çiçerin’in bu ithamlarının her birine ayrı ayrı cevap ver­meye çalışıyordu. Nihayet kendi noktai nazarlarını bildirdikten sonra, Türklerin noktai nazarlarını daha açık söylemelerini istedi. Ben, cevap ve­receğiz, dedim. Ne vakit, öğleden sonra cevap verirsiniz, diye ısrar etti. Hayır, öğleden sonra olmaz, dedim. Çalışacağım, tetkik edeceğim, müte­hassıslara danışacağım, yetiştirirsem yarın cevap veririm, olmazsa bir gün daha sonra konuşurum diyerek kesip attım. Yarın veya bir gün son­ra konuşacağımı kararlaştırdık.

Bütün bu müzakereler esnasında Çiçerin, İngilizlerin tazyikine karşı bize yardımcı oluyordu. Artık bizim Boğazlar için kesin bir karar verme­miz zamanı gelmiş bulunuyordu. Konferanstan ayrıldık.

 

 

Sulhun Esas Şartlarından Biri

 

Boğazlar meselesinde bir anlaşmaya varmanın sulha varmak için esas şartlardan biri olduğuna inanıyordum. Böyle bir teşhis koymuştum. Behemahal sulha ulaşmak, Boğazlar meselesini sulhu tehdit etmeyecek bir neticeye bağlamak için çalışıyordum. Bunu politika olarak takip edi­yordum. Konferansta takip ettiğimiz siyaseti daha iyi anlatmak maksadıy­la açıklama yapayım.

Lord Curzon, sulh muahedesinin aktinde birinci derecede rol oynamış olan İngiliz diplomatıdır. Aslında mütareke devrinde bizimle mücadele eden İtilaf Devletlerinin sevk ve idaresi başlıca İngilizlerin elinde bulu­nuyordu. Yunanlıların İzmir’e çıkarılmasından Yunan seferinin nihayetine kadar askeri hareketler ve dahili hareketler bir İngiliz hareketi olarak yürümüştür. Bütün bu dönemde gerek İstanbul Hükümeti üzerinde olan tesirleri ve doğrudan doğruya Sarayla olan münasebetleri, gerekse Yu­nan seferinin devamınca askeri hareketlerle alakaları bakımından diyebi­liriz ki, Türklerle uğraşan başlıca kuvvet, başlıca devlet İngilizler olmuş­tur. Yunanlıların harbi kesin olarak kaybetmesinden sonra çıkan ihtilaf­larda da bizimle mücadele eden başlıca büyük kuvvetin İngilizler oldu­ğunu gördük.

Karşımızda bulunan İngiltere Devleti içinde Lord Curzon, muharebe­nin son devrinde özel bir politikayı temsil eder olmuştu. Lloyd George Yu­nan harbi kaybolduktan sonra da Türklerle olan mücadeleyi tekrar harp istikametine yöneltmeyi ciddi olarak aramış ve tecrübe etmiştir. Fakat bir taraftan Türklerin Yunanlılara karşı kazandıkları zaferin kesin mahiyeti, bir taraftan da Türkleri arzularına rağmetmek için mutlaka harbi göze al­mak lazımdır kanaati, Lloyd George’un politikasını çıkmaza sürüklemiştir. Dört sene süren umumi harpten sonra, dört sene de Türklerle uğraşıp şimdi ucu bucağı belli olmayan yeni bir sefere girmek için müttefik devlet­lerde heves yoktu. Fransızlarda yoktu, İtalyanlarda yoktu, İngiliz domin­yonları İngiliz umumi efkârı isteksizdi. Lord Curzon işte bu vaziyet karşı­sında, harbe girmeden bir sulh yapmak mümkündür, davasını takip etmiş ve Lloyd George bu yüzden iktidarı kaybetmişti.

Yeni hükümette Lord Curzon bu iddianın takipçisi olarak Dışişleri Bakanı olmuş ve Türklerin karşısında vaziyet almıştı. Bu değişiklikle beraber İngilizler bütün özel temaslarında, General Harrington’dan kurmay subaylarına kadar bizimle temasa gelen her memuruna ciddi olarak sulh istediklerini ve sulh yapmak için hazır olduklarını telkin etmişlerdir. Bunların hepsi bu kanaatte idiler. İngilizlerin sulh arzusunu kuvvetlendi­ren başlıca etkenlerden birisi, Atatürk’ün büyük zaferden sonra Mudanya Mütarekesini kabul ederek sulh oluncaya kadar Boğazlarda geçici bir em­niyet hattının tespitine razı olması idi. Atatürk’ün bir askeri zaferi kendi ölçüsünde değerlendirip, mücadeleyi bir sulh ile neticelendirmenin asıl muvaffakıyet olacağı kanaatinde bulunduğu her halinden belli oluyordu. Türklerin Atatürk’te temsil edilen bu hali, İngiltere’de sulh taraftarlarını kuvvetlendiren ve onları ümitlendiren esaslı bir etkendi.

Lord Curzon, konferansa bu vaziyette geldi. Sulh taraftarıydı. Ama konferans esnasında biz yine İngilizlerle mücadele etmek mecburiyetinde kaldık. Şimdi bunu anlatıyorum.

Konferansta bütün heyetlerle şahsen iyi münasebetim vardı ve herkes İngilizlerin, İngiliz heyetinin aleyhinde görünüyordu. Büyük müttefik­ler, küçük müttefikler bana mahrem olarak, İngilizlerden her türlü şikâ­yeti söylerlerdi. Ve dikkat ettim ki, bu arada herkes, Türklerle ne davaları varsa onları halletmeye çalışırdı.

Konferansta ben evvela makul anlaşmalara vararak, bütün mütte­fiklerin meselelerini hallederek onları tarafsız hale getirmek ve yalnız İn­gilizlerle mücadele etmek politikasını takip ettim. Konferans ilerledikçe o kanaate vardım ki, İngilizlerin dışında kalan bütün müttefikler, herkes, Osmanlı İmparatorluğu ile olan kendi davalarını Türkiye’ye kabul ettirmek için benimle kurdukları münasebetten istifade etmek istiyorlardı. Aldığım intibaa göre, bir defa birine müsait davranıp her birini ayrı ayrı memnun etmek için bütün Türkiye’yi vermek kâfi gelmiyor. Bundan başka, bizim İngilizlere karşı olan mücadelemizde de herhangi bir yardımcı tavırları yok. Her birinin halisane tavsiyesi, bizim meselelerimizi kendi başımıza halletmemiz oluyor. Ne söylesem, onu siz İngilizlerle kendiniz yalnız başı­nıza halledersiniz, ona karışmayız, diyorlardı. Bu kanaate vardıktan son­ra, işin hallini başka türlü düşünmeye başladım ve nihayet aklım yeni bir politika takip etmeye yatmıştı. Görüyordum ki, sulha varmak için evvela İngilizlerle anlaşmak lazımdır. İngilizlerle anlaştıktan sonra diğer mütte­fiklerle olan meselelerden dolayı sulh müzakerelerinin bir kesilmeye var­ması ihtimali daha az olacaktır. Bu kanaat bende yerleşti ve yeni politi­kamı böyle tespit ettim.

 

 

Boğazlar ve Musul Meselesi

 

Bize karşı harp politikası takip eden Lloyd George devrildikten son­ra, Lord Curzon konferansa gelmiş ve Türkler sulh istiyorlar, kendileri de sulh istiyorlar; şimdi konferansı bir sulh neticesine vardırmak nasıl müm­kün olacak, bunu tatbik edecek diplomat olarak vazife görmeye başlamış­tı. İngiliz davalarının nihayette Türkler tarafından kabul olunup olunma­yacağı, bu davalar üzerinde bir uzlaşmaya varılıp varılamayacağı Lord Curzon için meçhuldü. Onun büyük engeli, istediği neticeye ulaşacağına güvenmemesi idi. Lord Curzon’un Boğazlar üzerindeki davası, Boğazların açık olmasına, İngiliz donanmasının Karadeniz’e serbestçe girmesine da­yanıyordu. Bu meseleyi esaslı bir dava olarak ele almıştı. Lloyd George’un da harp istikametini tutmak için esaslı dayanağı, bu iddia idi. Hulasa, İngilizlerin konferansta çok ehemmiyet verdikleri iki mesele vardı: Boğazlar meselesi bir, Musul meselesi iki.

Lord Curzon için doğrudan doğruya mücadele yapmak zor olacaktı. Bunun için müttefiklerle beraber karşımızda bir cephe vücuda getirmeyi, politikasına esas olarak almıştır. Asıl maksadını söylemeksizin bütün müttefikler arasında Türklere karşı kurulacak müttehit bir cephenin şampiyo­nu oldu. Müzakerelerde böyle bir çabaya girdiği vakit, tesadüf olarak bi­zim müzakere taktiğimizi de keşfetmiş ve ona karşı hazırlanmış bulunu­yordu. Söylediğim gibi, ben de karşımızda başlıca mücadeleci olarak İn­gilizleri kabul etmiş ve İngiltere’nin diğer müttefikleri ile aralarındaki ih­tilaflardan istifadeyi düşünmüştüm Bunun için diğer müttefiklerin mese­lelerini halletmeye çalışarak, İngilizler aleyhine bir tabii cephe, bir sulh cephesi kurmaya uğraşmıştım.

Lord Curzon aramızdaki özel bir toplantıda konuşurken, bir defa ba­na, yarı şaka yarı ciddi dedi ki:

“Muzaffer General! Sen çok manevraya alışmışsın. Bağırmaya çok alışmışsın.”

Kendisine, “Bunları ne münasebetle söylüyorsun” diye sordum. Cevap olarak;

“Ama düşündüklerini sana yaptırmayacağım, görürsün yaptırmaya­cağım” dedi.

Şimdi onun ne yaptığını anlatacağım. Bidayette İngiliz taleplerinden, İngiliz meselelerinden neyi reddedersem, o oturumda uğraştıktan sonra müzakereyi koparmıyor, başka oturuma bırakıyordu. Birinci konferansın yarısından sonra nihayete yaklaşıncaya kadar edindiğim kanaat o oldu ki, İngilizlerle hangi meselede çatıştıysak, aynı şekilde meseleyi sonraya bırakıyor, fakat arkasından müttefiklerin, büyüklü küçüklü kimin ne mese­lesi çıkarsa, o meselenin en hararetli taraftarı, başlıca davacısı ve destek­çisi, takipçisi kesiliyordu. Yunan davası için, Fransız davası için, İtalyan davası için, hepsi için ayrı ayrı kendisi davacı oluyor ve müttefikleri bera­ber tutmak maksadıyla elinden gelen gayreti hem Lozan’da, hem mer­kezde sarf ediyor, temin ediyordu. Evvelce de söylediğim gibi, diğer müt­tefiklerden öyle bir kanaat edinmiştim ki, hepsinin her meselesini hallet­mek için Türkiye’nin bütün menbaları, bütün kudretleri kifayet etmeye­cektir. Bunu bir tarafa bırakalım, kifayet etse de versem bile, ondan son­ra dostluk olarak bana söyleyecekleri, geriye İngiliz meseleleri kalıyor, onları siz aranızda halledersinizden ibaretti. Bu netice karşısında, konfe­ransta bir inkıta yapacak meseleyi, İngiliz meselesini tasfiye etmeyi öne aldım. Ondan sonra İngilizlerin sulhtan başka konferansla bir ilgileri ve menfaatleri kalmamasına dikkat ettim.

Lozan Konferansının inkıta günlerinde müttefikler arasında hasıl olan vaziyet, takip ettiğimiz bu politikanın eseridir. İkinci konferans işte bu ha­va içinde başlamıştır.

Anlattığım bütün bu çekişmeler esnasında Lord Curzon, başlıca mü­cadeleci, müttefikleri etrafında toplamaya sevk ve idare etmeye mukte­dir bir manevracı olarak görünmüştür. Curzon, konferansın bu tarzda ida­resinde müstesna bir kudret göstermiştir. Aslında bir cemiyeti İngiliz kuvveti etrafında toplamanın usullerini ve manevralarını iyi bilen, başarı ile tatbik edebilen tecrübeli bir devlet adamı idi. Kendisi ile karşı karşıya mücadele ettik. Benimle ciddi konuştuğu gibi, düşüncelerini ve maksat­larını yarı şaka sezdirmekten de geri kalmıyordu. Bununla beraber diye­bilirim ki, bu kadar kavgadan sonra aramızda, birbirimizi şahsen incite­cek, kırgınlık ve antipati bırakacak bir hadise, bir söz geçmemiştir.

 

 

Lord Curzon Gösterişi Çok Seviyordu

 

İlk temaslar sırasında bir gün Lord Curzon bana iadeyi ziyaret ediyor­du. Lozan Palas’a benim odama gelmişti. Konuşmalarından, halinden an­lıyorum, Ruslarla münasebetimize teşhis koymak istiyordu. Ruslarla ihti­lafa ne vakit düşecek, mücadeleye ne vakit başlayacaksınız, tarzında sualler soruyordu. Bu çeşit suallerinize karşı size mahrem olarak vaziye­timizi söylemek isterim, diye söze başladım ve şöyle dedim:

“Çok mahrem olarak haber veririm ki, Ruslarla münasebetimiz çok yakındır, çok samimidir. Ruslarla çok içlidışlı olmuşuzdur.”

Ben bunları söyler söylemez Lord Curzon kahkaha ile güldü:

“Amatör diplomat! Sen de Lloyd George gibi amatör bir diplomatsın. Kime söylüyorsun bunları?” dedi.

“Ben muharebede bulundum, mahrem söylüyorum” diye bu sözlerini cevaplandırdım. Böylece gülüşerek ayrıldık.

Lord Curzon çok iri yapılı bir insandı. Güzel bir adamdı. Gösterişi çok seviyordu. Bol kullandığı hatip jestleri ile konuşurdu. Siyasette edebiyat cümleleri kullanmayı severdi. Bu özellikleri ile bir üstat gibi bütün etrafındakileri sürükler ve cezbederdi. Sıhhati iyi olmadığı için bazı zamanlar sabrının sıhhatine dokunacak kadar taştığını hissederdim. Böyle mücadeleli geçen bir müzakereden sonra, konferans dışında bir fırsat bulup dost­ça bir-iki kelime söyleyerek yanıma yaklaşırdı. Karşılıklı tebessüm göste­rerek birbirimizin gönlünü alır, ayrılırdık. Curzon, konferansın ikinci dev­rine gelmedi. Fakat inkıtadan sonra konferans tekrar başladığı zaman, Lord Curzon’u artık karşımızda bizimle düşman gibi uğraşan bir uzaklıkta görmedim, herkesin her arzusunu mutlaka temin etmek için canla başla çalışan bir uzaklıkta gördüm.

İngilizler, daha Mudanya Mütarekesinden başlayarak yeni bir politi­ka takip etmişlerdir. 1854’ten beri bir asır denilebilecek kadar uzun süren Türk düşmanı politikanın acılarını unutturmak için, uzun bir sabır devrine girmişlerdir. En ümitsiz zamanlarda bile, çok sabırla uğraşmışlardır. Sulh­tan sonra müşterek bir politika takip ettikleri zaman da İkinci Cihan Harbi içinde ve sonrasında da İngilizler Türkleri kazanmak için, kırmamak için ciddi bir gayret göstermişlerdir. İngiliz diplomasisinin ve gayretinin kuvvetli tarafı şudur ki, dostluk veya düşmanlık istikametini tuttuktan sonra, onu bin bir şekilde sebat, inat ile takip edip hedefe varmakta, büyük kü­çük bütün memurlar ahenk halinde birbirini tamamlayarak çalışırlar. Bu­nu muhtelif vesilelerle yakından görmüşümdür.

Lord Curzon’un benim hakkımda ne düşündüğünü bilmem. Buna dair bir vesika okumadım. Fakat bende kalan bir sevgi ve saygı hissidir. Bera­ber çalıştık, çok mücadele ettik. Ama karşılıklı aradığımız neticeye elbir­liği ile vardığımızı zannediyorum.

Lozan Konferansının ikinci devresine onun yerine İstanbul Fevkalade Komiseri Sör Rumbold gelmişti. Birinci devrede Horas Rumbold, Lord Curzon’un yardımcısıydı. Yeni İngiliz başmurahhası büyükelçilikten gelmiş, büyük diplomatik vazifelerde bulunmuştu. Mütareke devrinde İstanbul’da komiserlik ederek her çevresi ile İstanbul halkını, giden iktidarın kalıntıları olarak İttihatçıları, şimdi iktidarda bulunan onların hasımlarını tanımış­tı. İttihat ve Terakki’nin hasımları olan insanları işbaşında görmüş ve be­raber çalışmıştı. İstanbul’da hepsine çok tesir edecek bir devirde bulun­muştu. Ondan sonra bizimle çalışmıştır. Lozan Konferansının birinci kıs­mına da katıldığından, İtilaf Devletlerinin bütün murahhaslarını tanıyor­du. Çok ciddi ve tecrübeli devlet memuru tipinde bir diplomattı. Kıymetli bir adamdı. Onunla, müttefiklerden hiçbir devlet ve hiçbir kimse aleyhin­de, eski tabirle kimsenin arkasından fena şeyler konuşmadık. Kimsenin aleyhinde konuşmamış olmamız tabii görülmemelidir. Çünkü Lozan’da hemen bütün müttefikler birbiri aleyhinde çok mahrem şeyler konuşmuş­lardır. Hepsi de bana söylenenlerin hiçbirisini hiç kimsenin bilmeyeceğine ve duymayacağına emin olarak her düşüncelerini serbestçe söylerlerdi. Horas Rumbold’un ne müttefikler aleyhinde, ne başka bir kimse aleyhin­de doğrudan doğruya bir şey söylediğini hatırlamıyorum. Kendisinden böyle bir şey işitmedim. Horas Rumbold ile olan münasebetlerde, herhan­gi bir davada, hangi hududa kadar gidilebileceğini, davanın ne şiddette takip edilebileceğini daima hissetmişimdir. Bize karşı gösterilen şiddet devrinde, yani Lord Curzon devrinde, onun meydana çıkan bir tesiri görül­mezdi. Şimdi bu ikinci devirde yalnız başına kaldığı vakit, hiçbir mesele­de müttefiklerinin davasını tutmaz görünmedi. Ama ben, muhtelif destek­lemelerinin her birinde destek derecesinin ne olacağını da daima anlaya­bildim. Onunla böyle bir anlaşma içinde çalıştık.

 

 

Boğazlar Kapalı veya Açık Olacak

 

Boğazlar Konferansı devam ederken ben Çiçerin ile Boğazlar mese­lesini ciddi olarak görüştüm. Ben ona giderdim, o bana gelirdi. Boğazlar kapalı olacak veya açık olacak, bunu aramızda konuşuyoruz. Görüşüm şu, kendisine anlatıyorum. Boğazlar rejimi, konferansın esaslı meselesi. İngilizler Boğazları başlıca İngiliz meselesi olarak kabul ediyorlar ve Bo­ğazların kendilerine, harp gemilerine açık bulunmasını istiyorlar. Cihan Harbi sonunda Boğazlar zaten tahrip edilmiş, İngilizlerin eline geçmiş, gayri askeri hale sokulmuş durumda. Bu durumun devamını, İngilizler, konferansın esas şartı saymak kararında görünüyorlar.

Bu meseleyi beraber konuşmamız lazım geliyordu. Buluştuğumuz za­man kendisine diyordum ki: Boğazları kapalı tutmayı talep etmek, sulh ih­timalinden vazgeçmeye varır. O da biz sulh kararındayız, ama Karadeniz’i feda etmek Rusya aleyhine bir politika takip etmek demektir, diyordu. Ba­na bunu en acı kelimelerle söylüyordu. Baş başa aramızda konuşuyoruz. Benim Boğazlar meselesindeki görüşüm hakkında şikâyetlerinde o kadar ileri gitti ki, bir ara, bu tıpkı Damat Ferit’in politikasıdır, dedi. Hepsini din­ledikten sonra Çiçerin’e söylediğim şu oldu:

“Şimdi biz muharebe ile buraya geldik. Ordularımız İngiliz orduları ile temastadır ve huduttadır. Mudanya Mütarekesinde kararlaştırıldı, konfe­rans esnasında ordular karşı karşıya bulunacak ve hareket etmeyecekler. Konferans inkıtaa uğradığı zaman hareket serbesttir. Ben yarın, Boğazlar Konferansında söylediklerimin hepsini reddederim ve öbür gün harp baş­lar. Hazır mısınız?”

Çiçerin bana derhal cevap verdi. “Moskova’ya gelirsin, bunun mabadı­nı orada görüşürüz” dedi. Kendisine;

“Mösyö Çiçerin, beni dinle! Ben harbi patlatacağım, ondan sonra Moskova’da görüşeceğiz. Bunu mu demek istiyorsun?” dedim.

O hâlâ görüşürüz diyor. Durumumuzu kendisine açıkça, olduğu gibi anlatmaya çalışıyorum. Nihayet şunları söyledim:

“Ben harbi patlatacağım, sonra görüşeceğiz. Böyle şey olmaz. Hazır değilsiniz. Sulh yapmak için her şeyi göze aldınız. Biz de sulh yapmak kararındayız. Boğazlar meselesi için, zamanla hallolunacak bir mesele için bugün harp çıkarma niyetinde değiliz. Bundan dolayı Boğazlar meselesin­de bir inkıta yapmayacağım. Burada evvela münasebeti keserim, harbi emrivaki haline getiririm ve ondan sonra sizinle görüşürüm. Böyle bir gö­rüşmenin ciddiyeti olmaz. Benden bunu isteyemezsiniz. Dost kalacağız ve aramızdaki münasebet iyi olduğu, emniyetli olduğu zaman, Boğazlar açık olsa da Sovyet Rusya aleyhine, bizi arkada bırakıp bir askeri hareket yap­mak mümkün değildir. Mesele aramızdaki münasebetlerin emniyetli ve devamlı olmasına bağlı. Kanaatim bu. Bu politikayı takip edeceğiz ve yü­rüteceğiz.”

Çiçerin ile bu tarzda konuştuk ve ayrıldık.

Boğazlar Konferansının bundan sonraki toplantısında ben, Boğazlar­dan geçişin serbestisini kabul ediyoruz, dedim. Harp zamanında, Türkiye harbe iştirak ettiğine ve etmediğine göre, görüşümüzü söyledim. Mesele­nin can alacak noktasının nihayet, Türkiye harbe iştirak etmediği zaman harp gemilerinin Boğazlardan geçmesinde düğümlendiğini belirttim. İstanbul’un, Marmara’nın ve Türkiye garbındaki havalinin askeri ve siyasi emniyeti bakımından tedbirler alınması lazım geldiğinde ısrar edeceğimizi anlatarak, siyasi ve askeri tedbirlerin alınması lazım geldiğini ifade eden bir beyanat yaptım.

Boğazlar meselesinin müzakeresi, gayri askeri mıntıkanın yalnız Bo­ğazlara değil, Marmara havzasına da teşmil edilmesi, İstanbul etrafında ve Trakya’da geniş bir gayri askeri mıntıka bulundurulması, Gelibolu Ya­rımadasının da askerlikten tecridi gibi birçok ihtilatlar gösterdi. Bunların her biri ile ayrı ayrı uğraştık ve vakit vakit, gerek Fransız murahhası ve gerek İngiliz murahhası Boğazlar meselesinden dolayı muhtelif sebepler göstererek inkıta tehlikeleri ile karşı karşıya olduğumuzu bize söylemişler­dir. Dedikleri, geçiş serbestisinden bahsediyorsunuz, fakat Boğazların et­rafında iyi niyet şekli altında o kadar çok tedbirler almak istiyorsunuz ki, o kadar çok serbesti istiyorsunuz ki, buraların gayri askeri bir hale sokul­ması ve Boğazlardan emniyet içinde geçme tamamıyla manasız bir hal alı­yor. Biz bunu kabul etmeyiz, diyorlar. Gayret edersiniz, diyoruz. Mütehas­sıslarımızla onlar arasında temas ve müzakere ta aralık ayının sonuna ka­dar kesilmemiştir. Boğazlar Konferansının aralık ayının başında başlayıp bütün aralık ayında devam eden müteakip müzakereleri ve safhaları böy­le olmuştur.

Boğazların açık veya kapalı olacağı hususunda ayrı ayrı düşündüğü­müz halde, Mösyö Çiçerin’den dostane ve iyi münasebetler içinde ayrıl­dık. Çiçerin, Rus politikasını, Çarlık politikasını çok iyi takip etmiş, iyi bi­len bir diplomattı. Çok zeki, cerbezeli ve tam bir ihtilalci tip idi. Cesur ve kararlı konuşan bir adamdı. İngilizleri kendi ihtilallerinin başlıca düşmanı sayıyordu. Türklerle iyi münasebet hususunda bende samimi bir kanaat bırakmıştır. Umumi olarak hakkındaki intibalarım, meseleleri iyi bilen muktedir bir devlet adamı olduğudur. Bize karşı gerek Milli Mücadelede, muharebe esnasında ve gerekse ondan sonra Lozan’da anlayışlı davran­mıştır. Tabii Boğazları kapalı tutmak, Rusya’nın esas görüşü olan kapalı tutmayı bizden istemek için Sovyet Rusya Hariciye Nazırı olarak sonuna kadar ısrar etmekte haklı idi. Konferans esnasında münasebetlerimizde böyle haklı olan tarafları vardır. Fakat ciddi olarak meseleleri görüştüğü­müz zaman, söylemese bile, bize hak verdiğini zannediyorum. Nitekim, ondan sonra münasebetlerimiz yine dostane devam etmiştir. Mösyö Ciçerin, benim üzerimde, vazifesinin ehli olan, muktedir ve iyi bir adam inti­baını bırakmıştır. Çok yaşlı değildi. Mesela elli yaşlarında görünüyordu, fakat fazla yaşamadı. Lozan’dan sonra başka bir vesile ile bir daha gö­rüşemedim.

 

 

AZINLIKLAR MESELESİ

 

 

Lord Curzon Ateş Püskürüyor

 

Lozan Konferansının askerlik ve arazi meseleleri, başlıca Trakya hu­dudu ve Boğazlar meselesi bu şekilde hitam bulmuştur.

Bu meseleler konuşulurken, sulhun diğer meseleleri konferansta bi­rer birer ortaya geliyordu. Bunlardan birisi ekalliyetler meselesidir. Ekal­liyetler meselesi konferansta açıldığı vakit, ekalliyetlerin Türk idaresinden çok şikâyetçi oldukları söylendi. Zaten ekalliyetler meselesi, bir yanlış anlama ve yine İngilizlerin sert tutumları yüzünden aksi bir halde başla­mıştı. Ekalliyetler meselesinin ertesi günün gündeminde olduğunu bir ge­ce yarısından sonra bize tebliğ etmişler. Murahhas heyeti kâtibi vakit çok geç olduğu için beni uyandırmamış. Sabahleyin, o gün oturum yoktur diye sükûnetle kalkıp çalışmaya başlayacağım esnada, konferansa gideceği­mizi söylediler. Hayrola, dün akşam bir şey yoktu, bize bir gündemden bah­setmemişlerdi, diye sordum. Evet siz yattıktan sonra geldi, uyandırmadık dediler. Ekalliyetler meselesinin konuşulacağını bildirdiler. Beni uyandır­madığı için kâtibi tecziye ettim. Neyse, Ankara’da ekalliyetler mesele­sine ait acele hazırladığımız bir tarihi etüt vardı. Onu yanıma aldım, kon­feransa gittim. Bu etüt, Osmanlı İmparatorluğu’nda azınlıkların nasyona­list iddialarını körüklemek ve imparatorluğu zayıflatarak parçalayıp Türk Hükümetini Avrupa’dan, Asya’dan çıkarmak için Avrupa milletlerinin ne oyunlar oynadıklarını, neler yaptıklarını, asırlardan beri süren bütün şekilleri ve hileleri ile tetkik eden bir uzun metindi. Konferansta onu okudum.

Konuşmamın nihayetinde Lord Curzon’a inme inecekti. Ödü kopuyordu. Konferans dağıldı. Dışarı çıkıyordum. Baktım Lord Curzon otelin bah­çesinde yalnız başına oturuyor, her tarafından âdeta ateş, duman çıkı­yordu. Yanına gittim, ne oldu, dedim. Harap ettin bizi harap diye şikâyet­te bulundu ve bana sordu:

“Nasıl yapacağız, sulh yapacak mıyız?”

“Yapacaksınız” dedim ve yanından ayrıldım.

Ekalliyetler meselesinin görüşülmesi böyle başlamıştı ve görüşmele­rin başlaması ile beraber Lozan’da geniş ölçüde bir faaliyet kendisini gös­terdi. Resmi konferans müzakerelerinin dışında, özel teşebbüslerle bilhas­sa benim üzerimde büyük baskılar yapılmak isteniyordu. Bir gün, eski Os­manlı Hariciye Nazırlarından Noradunkyan Efendi, Lozan Palas’a gelmişti. Benimle konuşmak istediğini söylediler. Yanında birisi vardı, geldiler. Noradunkyan Efendi yanındaki zatı takdim etti. Zannediyorum Paşalyan isminde bir efendi idi. Eski Ermeni ihtilalcilerindenmiş. Ermeni meselesini benimle görüşmeye geldiklerini söylediler.

 

 

Ermeniler, Yurt İstiyorlar

 

Noradunkyan Efendi ile bu meselenin görüşülmesini iyi bir işaret say­dım. Tahmin ettim ki, devletin en yüksek makamında bulunmuş bir kim­se sıfatıyla, Türklerin hissiyatına ve ekalliyetler üzerindeki düşünüş tarz­larına en yüksek ölçüde, en samimi şekilde vakıf olan bir insandır. Onunla anlaşmak kolay olacaktır. Bunları itibarla karşıladım, itibar ederek konuş­tum. Ermenilerle aramızda çok şeyler geçtiğinden bahsettiler. Evet dedim, çok şeyler geçti.

Biz ne mazide, ne Birinci Cihan Harbi içinde Ermenilerle Türkler ara­sında geçen hadiselerle herhangi bir suretle bir ilişiği olmuş insanlar de­ğildik. Bahsi edilen hadiselerin tamamıyla dışında kalmış yeni insanlarız. Devletimiz de tamamıyla yeni bir devlettir. Ermenilerle vatandaşlarımız ola­rak iyi yaşamak ve iyi münasebetlerde bulunmak emelimizdir.

Böyle ciddi ve samimi olarak hissiyatımızdan bahsediyorum. Mesele­nin nasıl hallolunacağına ait misaller söylüyorum. Geçmişi unutacağız. Bütün vatandaşlar arasında Ermenilerle beraber bir milletin fertleri olarak iyi bir hayat süreceğiz, müşterek bir vatanı beraber imar edip ilerletece­ğiz. Ümidimiz budur, dedim ve bu kanaatte olduğumuzu söyledim.

Noradunkyan Efendi ile münakaşa bu tarzda başladı. Paşalyan Efendi söze karıştı. Paşalyan Efendi, benim bilmediğim, hatta adını işitmediğim Ermeni ihtilali vakalarından bahsetti. İstanbul’da ilk Ermeni ihtilali Osman­lı Bankası’na karşı olmuş, onu anlattı. Sonra Ermeniler ne muamele gör­müş, onları söyledi. Hiç işitmemişim. Bilmediğim vakalar. Nihayet Paşal­yan Efendi’nin sözlerini, Noradunkyan Efendi bağladı: “Biz Ermeni yurdu isteriz” dedi. “Nasıl şey o Ermeni yurdu” diye sordum. “Türkiye’nin bir yeri­ni ayıracaksınız” tarzında izah etti. Sordum:

“Nerede istiyorsunuz? Doğuda mı, güneyde mi, batıda mı, nerededir?”

Ben öğrenmek istiyordum, yani şimdiye kadar söyledikleri isimlerden birini mi söyleyecekler, diye. Noradunkyan Efendi şöyle dedi:

“Nerede olursa olsun, Ermeni yurdu olarak bize bir yer verin. Biz ora­da toplanalım, orada yaşayalım.”

“Ne münasebet” dedim. “Nasıl toplanacaksınız? Hiç görülmemiş bir şey. İçimizde bulunuyorsunuz. Size ait olmayan yerlerde toplanacaksınız ve orada bir devlet olacaksınız. Nereden çıkardınız bunu?”

Böyle yumuşak üslupla konuştum. Uzun boylu ısrar etti, çok ısrar et­ti. Çok tecrübe ettik, yapamayız, dedi. Sözleri gittikçe sertleşti, tehdit edi­ci ifadeler kullanmaya başladı. Elimizden geleni yapacağız, bırakmaya­cağız. Böyle söylüyordu.

Noradunkyan Efendi tehdit edici ifadelerle yaptığı konuşmayı bitirin­ce, kendisine dedim ki:

“Dinle! Şimdi ciddi olarak konuşalım. Sizin gelip benimle görüşmeni­zi ben ciddiye aldım. Bir vatanın evlatları olarak Türklerle Ermenilerin münasebetlerini bundan sonra iyi bir halde tanzim etmek için hakikaten faydalı olabilirsiniz zannettim. İstifade ederim ümidi ile sözlerinizi ciddi olarak dinledim. Fakat istekleriniz kabili tatbik olmayan, tasavvuru, kabulü caiz olmayan bir mahiyettedir. Memleketimizin bir kısmını ayırıp size suni bir vatan ve devlet olarak vermek gibi bir teklif ileri sürüyorsunuz. Biz, bunu düşünemeyiz, kabul edemeyiz, yapamayız. Sizin başka bir sözünüz var mı?”

“Hayır, başka bir sözümüz yoktur” dedi. Bunun üzerine ben konuşmamı şöyle tamamladım:

“Kesinlikle söylüyorum, biz bu talebinizi kabul etmeyiz. Mücadeleniz­de devam edeceksiniz, böyle diyorsunuz. Doğrudur. Anlıyorum ki, siz şim­diye kadar böyle idealler takip etmişsiniz. Şimdi bu idealleri tahakkuk et­tirmek için tasavvur edebileceğiniz en büyük bir beynelmilel ortam meyda­na gelmiş. Bu konferans, imparatorluğun, Türkiye’nin kaderini görüşmek­te olan bir konferanstır. Bundan netice alacağınızı ümit ediyorsunuz. Bu fırsatı kaçırmak istemiyorsunuz. Bakınız, nihayete kadar uğraşacaksınız, uğraşın. Yalnız bir şey söyleyeyim, nihayete kadar uğraşacaksınız, fakat aramızdaki her türlü itimat kalkacak. Uzun müddetten beri bir milli dava olarak takip ettiğiniz tezlerin karar zamanında benimle uyuşmayı çıkar­larınıza uygun görmediğinizi anlıyorum. Aramızdaki itimat ve samimi hava bozulduktan sonra siz tekrar geleceksiniz, beni arayacaksınız. Artık görüş­memize imkân olmayacak ve lüzum da kalmayacaktır. Unutmayın, o za­man ben sizinle görüşmeyeceğim.”

Noradunkyan ve Paşalyan Efendilerle bu tarzda görüştük. Sonunda bunlar ayrıldılar, gittiler. Hakikaten tahmin ettiğim gibi oldu. Konferansın bundan sonraki safhalarında vakit vakit, toplantıdan döndüğüm veya otelden çıkacağım saatlerde kapıcı gelir, bana, sakallı, gözlüklü bir efen­dinin görmek istediğini söylerdi. Hemen intikal eder, Mösyö Noradunkyan olmasın, diye sorardım. Kapıcı evet, derdi. Vaktim yoktur, kendisi ile gö­rüşmeye imkân bulamıyorum. Sebebini sorarsa, kendisi bilir dediğimi söy­lersin, derdim. Ve görüşmezdim. Zannederim birkaç defa bu tecrübeyi tekrarladı. Böylece aramızda temas kesildi.

Ermeni Meselesine İsviçreli Karışıyor

 

Yine bugünlerde, yaşlı bir İsviçre profesörünün riyasetinde bulunan bir İsviçre heyeti bana geldi. Bunlar Ermeni hukukunu savunan bir İsviç­re cemiyetini temsil ediyorlarmış. Profesör, cemiyetin başkanı olarak gelmiş. Profesörle Ermeni davası, ekalliyetler meselesi üzerinde konuştuk. Bana, Ermeni davasının nasıl hallolunacağını sordu. Kendisine söyledim, “Bizim için Ermeni meselesi diye bir şey yoktur. Biz yeni bir devletiz, başka bir devletiz. Biliyorum, Cihan Harbinde pek çok şeyler oldu. Cihan Harbi bütün dünya için dört sene sürdü. Fakat bizim için sekiz sene sürdü. Sizin bildiklerinizden çok daha fazla şeyler oldu” diye sözlerimi bağladım.

Ben yumuşak konuşuyorum. İsviçreli profesör bu halimi gördükçe ifadesinin sertliğini artırdı. “Ermeni yurdu istiyoruz,. Ermenilere bir yer ayıracaksınız, içeride ve dışarıda bulunan Ermeniler orada yerleşe­cekler, böylece memleketiniz içinde bir Ermeni yurdu husule gelecek” diyordu.

“Bu mümkün değil” dedim. “Böyle bir şey düşünemeyiz ve yapamayız.” Profesör hiçbir yumuşama göstermeden fikirlerinde ısrar ediyor­du. Dedi ki:

“Ben uğraşacağım. Benim selefim bu dava uğruna ölünceye kadar uğraştı. Ben de nihayetine kadar uğraşacağım.”

Sabrım tükendi. Kendisine sert bir ifade ile şunları söyledim:

“Profesör efendi” dedim, “haksız bir şey istiyorsunuz. Sizin istediği­niz Türkiye’nin insanları arasında ahengin kurulması değil, bunun bozul­masıdır. Zihniyetiniz vatandaşlar arasında ahenk olmamasını isteyen bir istikamettedir. Fena bir yoldasınız. Muvaffak olamazsınız. Bana memle­ketin bölünmesini teklif ediyorsunuz. Biz memleketimizi parçalanmaktan kurtarmak için bütün Cihan Harbi boyunca uğraştıktan sonra, dört sene daha uğraşmışızdır. Sizin cemiyetinizin yapacağı mücadele, bizim yendi­ğimiz devletler ve güçlükler yanında çok ehemmiyetsiz kalır. Çok az ge­lirsiniz.”

Bunları söyledim ve “Buyrun!” diyerek profesörü gönderdim.

 

 

Ermeni İstekleri Üzerine Münakaşa

 

Lozan’da, ekalliyetler mevzuunda Ermeni meselesi olarak Noradunkyan ve Paşalyan Efendilerle, sonra İsviçreli profesör ile yaptığımız konuş­maları anlattım. Kendileri ile, Ermenilerin uluslararası bir mesele haline gelmiş, hem içeride, hem dışarıda geniş ölçüde kamuoyuna mal edilmiş olan Ermeni istekleri üzerinde münakaşa ettik.

Noradunkyan Efendi yaşından, tecrübesinden ve Osmanlı İmparator-luğu’nda deruhte etmiş olduğu en büyük vazifelerden edinmesi lazım ge­len samimi duygularla bağdaşmayacak bir inat ve sebat gösterdi. İsviç­reli profesör de aynı anlayışsızlıkla direndi. Sonradan öğrendim ki, konfe­ransta ekalliyetler meselesi hallolunduktan sonra, Ermeniler Lozan’da bir kilisede veya diğer bir yerde toplantı yapmışlar. Müttefiklerden çok şikâ­yet etmişler. Müttefiklere müracaat edeceğimize, Türklere müracaat et­seydik meselelerimizi daha iyi hallederdik diye feryat etmişler. Fakat bun­ların hiçbirisi bir semere vermemişti. Müttefikler yerine Türklere müracaat etmişlerdi ve Türkler çok iyi kabul göstermişlerdi. Benimle yaptıkları te­masın bir neticeye varmaması için Noradunkyan ve Ermeni davalarını ta­kip eden dernekler, hocalar anlayış göstermemişlerdi. Konferansın en son safhasında, umumi af münasebetiyle tekrar büyük bir sahne hazırlanmış­tı. İşin bu kısmını geriye bırakmayacaklarını söylemişlerdi. Halbuki ben cevabımda, Türkiye’ye avdet meselesini hükümetin iznine ve rızasına bağlamıştım. Muahedeyi o şartla imza edeceğim, demiştim. İhtirazi kay­dım o kadar kuvvetliydi. Nitekim, Lozan’dan sonra çıkan davalarda Bir­leşmiş Milletler’e müracaat ettiler, hakemlere gittiler. Hakemler de Bir­leşmiş Milletler de Türklerin konferansta verdiği cevaplar kesindir, yapı­lacak bir şey yoktur, cevabını vererek meseleyi bağlamışlardır.

Şimdi, ekalliyetler meselesinde, Ermeni davasında konferansın, müt­tefiklerin tutumunu anlatacağım.

Benim Noradunkyan ve İsviçreli profesörle konuşmamdan bir-iki gün sonra, bir gün sabahleyin Doktor Rıza Nur Bey yanıma geldi. Rıza Nur Bey sarsılmış bir haldeydi. Tali komisyondaymış. Tali komisyonda ekalliyetler meselesi görüşülüyormuş. Mösyö Montagna komisyona reislik ediyormuş. Konferansa çağrılmış bir heyet varmış. Ermeni ihtilalcilerinden müteşekkil bir heyet. Mösyö Montagna bu heyeti dinleyelim, demiş. Heyete söz ver­miş. Bu sırada Rıza Nur Bey itiraz etmiş, kimdir bunlar, diye sormuş. Bir Ermeni heyeti, demişler. Rıza Nur Bey, ne münasebet, niçin buraya çağır­dınız, hangi salahiyetle davet ettiniz, demiş. Böylece bir münakaşa baş­lamış. Onlar, karar verdik, çağıracağız, diyorlar. Rıza Nur Bey, olamaz, çağıramazsınız, dinleyemem, diyor. Dinlersin, dinleyemeyiz münakaşaları esnasında Rıza Nur Bey kâğıtlarını toplamış ve kalkmış. Ben komisyonu terk ediyorum, demiş. Mösyö Montagna arkasından bağırmış, burası par­lamento değil, sen murahhassın, bırakıp gidemezsin, demiş. O da ben bı­rakır giderim cevabını vermiş ve çıkmış. Bu hava içinde bana geldi. Olup bitenleri anlattı ve çok fena oldu. Mösyö Montagna ile, komisyondaki aza­larla çok büyük kavga ettik, artık benim burada çalışmam mümkün değil, hemen Ankara’ya döneyim, dedi. Ondan sonra gerisini sen düşün, nasıl yapacaksan yap, diye sözlerini bağladı.

Rıza Nur Bey’i nihayete kadar dinledikten sonra, çok iyi olmuş, dedim. İyi yapmışsın, seni tebrik ederim, yalnız hiç telaş etme, çekilmek olmaz, ben meseleyi hallederim, dedim. Fakat fena bir şey yapmışsın, böyle me­yus olmuş gibi bir tavır gösterme, dedim. Hemen o esnada Marki Garoni’den bir yazı aldım. Bu yazıda murahhasımızın tali komisyonda huysuzluk ettiği, komisyon kararını dinlemediği, bırakıp gittiği anlatılıyor ve protesto ederiz, denildikten sonra, konferansta çalışacak mısınız, çalışmayacak mısınız diye soruluyordu. Böyle şiddetli bir nota göndermişlerdi. Notaya cevap verdim. Meseleyi anlattım, konferansa dahil olmayan insanların konferansa çağrılmaları, bizim alakadar olduğumuz bir meselede haberi­miz olmadan emrivaki yapılması usulsüzdür, yanlış yapılmıştır ve bu yan­lışlıktan dolayı esef verici hadiseler olmuştur, dedim. Bu cevabi notanın sonunda, olmaması daha iyiydi, ama olmuş geçmiş, meseleyi kapanmış addediyorum, diyordum. Cevabımızı gönderdim ve bıraktım. Sonra Marki Garoni bana şikâyette bulundu. Meseleyi kapanmış addettin, bu nasıl şey, diye sordu. Kendisine cevap verdim, dedim ki:

“Ben de bir defa şikâyet ettim. O zaman bana böyle cevap verdiniz. Lord Curzon muydu, başkası mıydı, hanginizdi bilmiyorum, şikâyetime böyle cevap vermiştiniz. Ben de aynını yaptım.”

Mesele böyle geçti, kapandı.

 

 

Ekalliyetlerle İlgili Fırtınalı Celse

 

Ekalliyetler meselesi görüşülürken, konferansta bizim ekalliyetler ile ilgili tezimiz şu idi: Ekalliyetlere karşı takip olunacak hareket tarzı. Cihan Harbinden sonra, gerek Cemiyeti Akvam kanalıyla, gerek muahedeler metniyle müştereken kabul edilmiş ve artık alışılmış uluslararası usuller ve kaideler olarak tayin olunmuştur. Bunların hepsini kabul edeceğiz. Bunun dışında herhangi bir kayıt kabul etmeyiz.

Bu hudut içinde kalıyorduk. Fakat ekalliyetler meselesinde İngilizler çok sert davrandılar, bütün Hıristiyanlık âleminden ısrarla bahsettiler. Konferans bu yüzden inkıtaa uğrarsa, çok fena neticeler doğacağından mü­balağa ile bahsediyorlardı. Benim, İngiliz meseleleri hallolunmadığı müd­detçe diğer meselelerin hepsinde İngilizler azami derecede güçlük çıka­racaklar tarzındaki teşhisimin doğruluğu, bir kere daha anlaşılıyordu. İngi­lizler ekalliyetler meselesinde de bu kaideyi, bu prensibi tatbik ediyorlar­dı.

Mütareke devrinde İstanbul hükümetleri ile düşman milletler, gerek Ermeniler ve gerek Rumlar yüzünden eski Türk idaresini o kadar kötülemişlerdi ki, bizim sulh için en çok müşkülat çekeceğimiz konulardan biri­nin bu propagandalar olacağını zannediyordum. Böyle bir tesir altındaydık. Konferansta Ermeni davası ve Rum davası yüzünden yapılan propaganda­lar, tecavüzler vesaire sebebiyle, bir aralık İngilizlerin sulh yapmak isteyip istemediklerinden ciddi olarak şüpheye düşmüştüm. İngiliz heyeti içinde çok müspet çalışan ve aklı başında, tecrübeli bir diplomat vardı. Onu ça­ğırdım ve kendisi ile bu konuda hasbıhal ettim. Bu diplomatla aramızda iyi bir münasebet mevcuttu. Ona, ekalliyetler meselesinin devam eden mü­zakere ve münakaşasının bende ciddi bir şüphe uyandırdığını, İngilizlerin bu yüzden konferansı hakikaten inkıtaa uğratmak niyetinde olup olmadık­larından emin bulunmadığımı söyledim. Her zaman olduğu gibi, inandırıcı bir surette bana teminat veriyordu. Ciddi olarak sulh aradıklarını, müspet bir neticeye varmak istediklerini, ekalliyetler meselesindeki şiddetli gös­terişleri ve büyük gürültüleri tabii görmemi tavsiye etti. Nasıl tabii göre­ceğim, bunu bana nasıl söylüyorsun, dedim. Şu cevabı verdi:

“İsmet Paşa! Senelerce çok şeyler söyledik, çok şeyler vaat ettik. Bütün dünyada çok taahhüt altına girdik. Şimdi bunlara son verirken, bu kadar merasim yapılmasını neden yadırgıyorsun?”

İngiliz diplomatı bunları söyleyip vaziyeti hulasa ettikten sonra, sükû­nete gelmeye muvaffak oldum. Uğradığımız haksız tecavüzler ve konferan­sın hayatına tevcih edilen kasıtlar bu kadar derin tesir yapacak bir önem­de görünüyordu.

Ekalliyetler meselesinin görüşülmesi başladığı zaman Lord Curzon, meseleyi konferansta vazederken bütün dünyanın gözleri Lozan Konfe­ransına çevrilmiştir, demişti. Ekalliyetler meselesine verilen önemi, mü­balağalı iddialarla izah ederek müttefiklerin Türkiye ile harbe giriştikleri zaman, Anadolu’daki Hıristiyan ekalliyetleri kurtarmak için harekete geç­tiklerini ifade etmişti. Münakaşalar çok sert oldu. Ben konuşuyorum, Lord Curzon cevap veriyor. Lord Curzon konuşuyor, ben cevap veriyorum. Böyle çatışmış bir vaziyette tezlerimizi savunuyoruz. Arada bir bana so­ruyor: Koca bir memlekette Ermeniler için bir parça yer yok mu, diyor. Ekalliyetlerin, Cemiyeti Akvam’ın kontrol ve himayesine konulmasında ıs­rar ediyor.

Lord Curzon bir aralık, konuşmalarından birinde, biz Cemiyeti Ak-vam’ın müdahalesinden korkmuyoruz, çünkü ellerimiz temizdir, dedi. Ben kendisine cevap verirken, Cemiyeti Akvam’a girmeyi reddetmiş olmadığı­mızı, sulhtan sonra girmeyi düşündüğümüzü söyleyerek Lord Curzon’a bi­zim ellerimiz bilhassa temizdir, tarzında mukabelede bulundum. Bizim el­lerimizin hiçbir memlekete tecavüz etmediğini, hiçbir memleketi istila ve tahrip eylemeyeceğini söyledim.

Ekalliyetler meselesi çok fırtınalı celselerde müzakere edildi. Lord Curzon ile daimi çatışma halinde bulunduk. Lord Curzon sık sık ve ısrarla bütün dünyanın konferansta ekalliyetler meselesinde ne karar alınacağını merakla beklediğini söylüyordu. Zaman oldu ki, ağır lisan kullanılarak bizi itham ve tehdit etti. Ekalliyetler meselesinden dolayı konferansın inkitaa uğrayacağını hatırlatmaktan geri kalmadı ve bunun bütün mesuliyetini bize yıkmaya çalıştı. Lord Curzon’un her hücumunu karşıladım. Ben de kendilerini itham ettim. Bizim tezimiz, ekalliyetlere tanınacak haklar hakkındaki görüşümüz, son derece açık ve kesin idi. Bütün devletlerin kendi memleketlerinde ekalliyetlere tanıdığı hakları biz de aynen kabul edeceğiz, fakat istisnai bir kayıt kabul etmeyeceğiz. Herhangi bir muraka­beye razı değiliz. Cemiyeti Akvam’ın murakabesine de razı değiliz. Cihan Harbi sonunda yapılmış muahedelerin ekalliyetler hakkında koyduğu bü­tün hükümleri kabul edeceğiz.

Konferansın devamı boyunca bu görüşlerimizi ısrarla ifade ettim. Müt­tefiklere, bizden daha fazlasını beklememelerini anlatmaya çalıştım.

Ekalliyetler meselesinin müzakeresi bu tarzda bittikten sonra, konfe­ransta kapitülasyonlar meselesi görüşülmeye başlandı.

 

 

KAPİTÜLASYONLAR MESELESİ

 

 

Amatör Diplomat Oluşumun Güçlükleri

 

Kapitülasyonlar meselesinde benim uğradığım güçlük, biraz da as­kerlikten gelip amatör olarak diplomatlık yapmamdan doğmuştur. Benim bu vaziyetimden istifade etmek isteyen diplomatlar her tekliflerini, her id­dialarını diplomasinin usulüne ve kaidesine uygun bir şekilde ileri sürü­yorlardı. Ben bu iddialara karşı amatör diplomat olarak ve asker tabiatiyle fikrimi kısa ve kuru ifadelerle söylemek hastalığı içinde bulunuyor, böyle karşılanıyordum. Bana hep bunu söylerlerdi. Mesela kapitülasyonlardan bahsolunurken, önüme türlü formüller getirirlerdi. Canım kapitülasyonlar mülgadır, bu kadar diyelim geçelim, derdim. Böyle diyemeyiz derlerdi. Mu­rahhas heyetimiz üyeleri ile, müşavirlerimizle bu tarzda konuşmalarımız olmuştur. Ben kendilerine sorardım, peki ne deriz?

Kapitülasyonların ilgasında, ilgasına teşebbüs etmekte âkit taraflar mutabık olduklarından, birtakım tedbirler düşündüklerinden bahsederler­di. Dolaşık birtakım cümleler içinde kapitülasyonların ilgasının düşünülmekte olduğu var ama, ne vakit yapılacak, nasıl yapılacak; bunların hepsi benim görüşümle meçhul ve müphem bırakılan birtakım ifade tarzları ile dile getiriliyor. Ben bunların hiçbirisini nihayetine kadar dinlemeye taham­mül etmeksizin keserdim. Bırakın bunları, derdim. En nihayet, kapitülas­yonlar için hulasa ettikleri teklifleri, İstanbul ve İzmir’de intikal devri ola­rak mahdut seneler için ecnebi hâkimler kullanılmasından bahsolunmaya başlandı. Bunları ciddi teklifler gibi uzun müddet söylediler ve her bir ko­nuşmadan kavga ederek ayrıldık.

Konferansın ilk kesilme devrine kadar kapitülasyonlar üzerinde bir neticeye varmak bizim için mümkün olmamıştır. Kapitülasyonlar, konfe­rans kesildiği zaman açık bir mesele olarak ortada kaldı.

 

 

Kapitülasyonlar: Türklerin Eski ve Aziz Rüyası

 

Bu mevzu Türk aydınlarının eski ve aziz bir rüyası idi ve daha konfe­rans başlamadan evvel her vatanperverin zihninde yer etmişti. Birinci Ci­han Harbi’ne girişimizde müttefikimiz Almanlarla kapitülasyonların kalk­masını şart olarak konuştuk ve Almanlar bu şartı diğer devletler kabul ettikleri takdirde razı olacaklarını söyleyerek kabul etmişlerdi. Yani Birin­ci Cihan Harbi’ne girişimizin bedeli olarak dahi Almanlar, kapitülasyonla­rın ilgasını mutlak surette ve kendi hesaplarına kabul etmemişlerdi.

Kapitülasyonların müzakeresi, konferansın başından sonuna kadar ümitsiz bir şekilde devam etmiştir. Konferansın şubatta vuku bulan ilk kesilmesinin esaslı sebeplerinden birisi kapitülasyonlardır. Müttefikler ilk günden itibaren kapitülasyonların mali hükümlerini bazı şartlarla kal­dırmaya razı oluyorlardı. Fakat adli sahada kapitülasyonların düpedüz kaldırılmasını kabul etmiyorlar ve en nihayet beş senelik bir intikal devrin­de ısrar ediyorlardı. Bu talepte harp halinde bulunduğumuz küçük ve bü­yük altı devletten başka Birleşik Amerika ve asırlarca kapitülasyon sıkın­tısı çekmiş olan Japonya da müttefiklerin ısrarına yardım ediyorlardı.

Sevr Muahedesinde kapitülasyonlar, Patrikhanenin imtiyazlarının ar­tırılması ve azınlık haklarının İslam milletlere de teşmili suretiyle genişle­tilmişti. Görülüyor ki, kapitülasyonların kaldırılmaması Türkten başka olan yerli ve yabancı bütün unsurların müşterek davası idi. Bu dava o kadar muazzam, çetin ve zahmetli olmuştur.

Daha önce de anlattığım gibi, Lozan Konferansı başlamadan önce Paris’te Mösyö Poincaré ile konuştuğum zaman, kapitülasyonların kaldı­rılması mevzuunda çok güçlüklerle karşılaşacağımızı tahmin etmiştim. Hatta sulhun yalnız bu meseleden geri kalacağı endişesi zihnimde yer et­mişti. Konferans başlayınca, kapitülasyonlar meselesinin müzakeresi, ba­şından nihayetine kadar tahmin ettiğim gibi geçti. Şimdi ben buraya kadar söylediklerimle, kapitülasyonlar davasının Lozan’da geçirdiği safahatı ta­mamıyla anlatmış olmuyorum. İleride tekrar bu mevzua döneceğim ve kapi­tülasyonların nasıl bir neticeye bağlandığını izah etmeye çalışacağım.

 

 

MALİ MESELELER

 

 

Önce Düyunu Umumiye

 

Bundan sonra konferansta mali meseleler başlıyordu. Mali meselelere, biz Ankara’dan hareket ederken, büyük bir müşkülat faslı veyahut dev­resi gibi hazırlanmış ve o ehemmiyetle yola çıkmış değildik. Mali mesele­lere parça parça girdik ve nihayet en sona kalan düğümler bile mali meselelerden meydana geldi.

Mali meselelere ilkönce Düyunu Umumiyeden başladık. Düyunu Umumiyeyi, yani Osmanlı borçlarını görüşmeye, imparatorluğun borçları olarak bizim toptan kabul etmemiz, bir müddet sonra da İmparatorluktan ayrılan devletlerle aramızda taksimini düşünmemiz lazım geldiğini telkin­le başladılar. Biz ilk telkinlerine karşı çıktık. Osmanlı borçlarının tamamı­nı kabul edemeyeceğimizi söyleyerek, borçların imparatorluktan ayrılan devletlerle bizim aramızda taksimi lazım geldiğinde ısrar ettik. Tezimiz buydu. Bu ısrar uzun sürdü. Mali usuller mucibince olamaz dediler. Güçtür, yapılamaz dediler. Emsali yoktur dediler. Bu şekilde uğraştık ve ısrar et­tik. Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmış devletlerden birisi de yeni Tür­kiye Devletidir, Büyük Millet Meclisi Hükümetidir. Bunun borçlarını ayır­mak lazım. Bu görüşle tezimizi müdafaa ediyoruz.

Müzakereler borcun hangi para ile ödeneceği mevzuuna intikal etti. Hissemize düşen Düyunu Umumiyeyi altın olarak, altın para olarak öde­memizi istiyorlardı. Biz bunu altın olarak veremeyiz, dedik. Kendi hisse­mizi Fransız frankı ne ise onunla ödeyeceğimizi söyledik. Şimdi özet ola­rak söylediğim bu mevzuları görüşmelerin ilk safhasında, konferans kesilinceye kadar halletmek mümkün olmadı. Ve askıda kalan, halledilmeyen bu meselelerin hepsinde İngilizler davanın ilerisinde bulunuyorlardı.

Bir defa, Lord Curzon ile bir gece toplantısında bulundum. Beraberdik. İkimiz vardık, bir de Amerika Murahhası Mr. Chaild vardı.

Lord Curzon bana dedi ki:

“Konferanstan bir neticeye varacağız. Ama memnun ayrılmayacağız. Hiçbir işte bizi memnun etmiyorsunuz. Hiçbir dediğimizi makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz. Hepsini reddediyorsu­nuz. En nihayet şu kanaate vardık ki, ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için pa­raya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var, bir de bu yanımdakinde. Unutmayın, ne reddederse­niz hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız, Fransızlardan mı?”

Ben, evet, dedim. Curzon sözlerine devam etti:

“Para kimsede yok. Ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden alacaksınız? Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz.”

Lord Curzon’un bu sözleri kulağımda kalmıştır ve sözünün geçtiği her yerde hatırlamışımdır. Lozan Konferansı olalı 45 sene geçti. Bu sözleri hiçbir zaman unutmadım. Bu 45 sene içinde para almak için müracaat et­tiğimiz her yerde bu ihtimalleri görmüşümdür.

Lord Curzon’un sözleri bittiği zaman, kendisine dedim ki: “Şimdi me­seleleri halledelim, para istemek için gelirsem o zaman gösterirsiniz.” Ha­kikat şudur ki, İkinci Cihan Harbi kapı önünde görününceye kadar mali bakımdan bize kolaylık gösterilmemiştir. Ve Türkiye kendisini kendi alın teri ile tamir ederek İkinci Cihan Harbi’ni idrak etmiştir.

Düyunu Umumiye Lozan Konferansının en çetin meselelerinden birisi idi. İmparatorluk son zamanlarında her sene 7 milyon altından fazla borç ödüyordu, Düyunu Umumiyenin görüşülmesi başladığı zaman müttefik­ler, imparatorluk birçok memleketlere ayrılmış olmakla beraber, bu borç­ların ayrılan memleketlere taksimini kabul etmek istememişlerdir. İddiala­rına göre, hukuken Türkiye borçların muhatabı kalacaktı. Ve borçların altın olarak tediyesini gayet tabii telakki ediyorlardı. Borçların her iki yönü için konferansın başından sonuna kadar mücadele edilmiştir.

 

 

Yine Musul Meselesi

 

Şimdi, bu mücadelelerle 1923 senesi Ocak ayının sonuna yaklaşıyo­ruz. Hudutlar, Boğazlar meseleleri ve bunların içinde İngilizlerin birinci de­recede alakadar olduğu Musul meselesi var. Musul meselesini konferans­ta birkaç defa görüştük. Mütareke olduğu zaman İngilizler Musul’a girme­mişlerdi. Mütareke günlerinde mütareke hükümleri bizim oradaki kuman­dana tebliğ olunmuş, fakat İngiliz kumandanına tebliğ olunmamış gibi davrandılar. İngilizler birtakım bahanelerle askeri hareketi devam ettirdi­ler ve bizimkiler mütareke emrini almış oldukları için bir müsademe yapıl­maksızın, İngilizler Musul’un işgalini emrivaki halinde tahakkuk ettirmiş­lerdi. Biz o vakit, mütareke olduğu anda işgal olunmamış bir yeri işgal ettiniz, hakkınız yoktur, tarzında protesto ettik. Mütareke hükümlerine uy­gun olarak yapılmış bulunan bu işgali delil diye kullandığımız, istediğiniz zaman Mondros Mütarekesi yoktur, istediğiniz zaman vardır, mütarekeyi böyle kullanıyorsunuz şeklinde tarizde bulunduğumuz zaman, karşılık ola­rak bunun kuvvetli bir delil olmadığı cevabını verirlerdi.

Musul meselesini de konferansta birkaç defa görüştük. İngilizlerle aramızda bir hal şekline varmak için özel müzakereler yaptık. Bir anlaş­maya varmak mümkün olmadı. Onun üzerine, Musul meselesini muahe­denin imzasından sonra, evvela bir sene zarfında, sonra dokuz ay zarfında iki memleket arasında konuşulacak ve anlaşma yapılamazsa Cemiyeti Akvam’ın hakemliğine müracaat olunacaktır, şeklinde bir hal suretine bağladık. Bu hava içinde ocak ayının sonuna geldik. Bazı emarelerden se­ziliyordu ve ocak ayının sonunda açığa vuruldu ki, tali komisyonlarda biri­ken, o zamana kadar bir karara iktiran etmemiş olan meselelerle beraber bir muahede projesi meydana getirmişlerdir.

 

 

Muahede Projesi Hazır

 

Şubatın ilk günlerinde bu muahede projesini bize vermişlerdi ve her gün yarın veya öbür gün imza etmemiz lazımdır diye bizi sıkıştırıyorlardı. Nihayet 4 Şubat günü Beau-Rivage Oteli’nde, İngiliz karargâhında Lord Curzon’un karargâhında özel olarak toplandık. Bütün başmurahhaslar oradayız. Her devletin murahhas heyetleri de Beau-Rivage Oteli’nin sa­lonlarını, odalarını doldurmuşlar, heyecanla neticeyi bekliyorlardı.

Konu şu: Üç ay konuştuk. Çok meseleler ortaya konuldu. Meselelerin bir kısmını hallettik, beraber anlaşmaya vardık. Bir mühim kısmı da bir anlaşmaya varmadan ihtilaf halinde duruyor. İhtilaflı olan meselelerin hepsini, müttefikler kendi arzularına göre kaleme almışlar, bunları mad­deler halinde, teklif ettikleri muahede tasarısında tespit etmişlerdir. Mü­zakereler bitti. Muahede projesi hazırdır, imza edecek misiniz, etmeye­cek misiniz, diye bize soruyorlar. Bunun üzerine münakaşa başladı.

 

 

Proje Galip Devletlere Göre Hazırlanmıştı

 

Muahede projesi iki gün evvel bizim elimize verilmişti. Bu iki gün için­de projeyi tetkik ettiğimiz zaman gördük ki, bizim arzu ettiğimiz, bizim he­def tuttuğumuz bir Türkiye elde edilmiş olmuyordu. Kapitülasyonlar mev­zuunda istediğimizi vermiyorlar. Mali meselelerde tekliflerimizin hiçbirini nazarı dikkate almamışlar. Önümüze birtakım imtiyazlar çıkarıyorlar. Mali mesele olarak müttefiklerin diğer bütün muahedelerde yaptıkları, alıştık­ları bir zarar ve ziyan hesabından bahsediyorlar. Harp dolayısıyla Türkiye’ye tevessül edecek mecburiyetler, mükellefiyetler tespit edilmiş. Hula­sa, karşılıklı müzakerelerde yapılmış, vücuda getirilmiş manzarası altın­da tek taraflı olarak hazırlanan bir muahedenin imzasına bizi davet et­tiler. Uzun boylu konuştuk. Saatler süren bir toplantı yaptık. Muahede projesini imza etmemizi istiyorlar. Konferansın devamı süresince kabul ettirmek için mücadele ettiğimiz, açıkça dünyaya ilan ettiğimiz istekleri­miz temin olunmadan galip devletlerin arzularına göre hazırlanmış bir met­ni imza edemezdik. Bu bütün tekliflerimizden vazgeçme anlamına gele­cekti.

Lozan Konferansında inkıtadan evvel ve inkıtadan sonra dokuz aya yakın süren mücadele devrinde en çok sıkıldığım, konferansı bölen bu şu­bat konuşması ve şubat kesilmesidir. 4 Şubat akşamı yaptığımız bu uzun toplantıda en nihayet, Lord Curzon’a biz bunları kabul etmeyeceğiz, de­dim. Müzakereler devam ederken Lord Curzon, arada bir kendisinin tren vaktinin geldiğinden bahsederek, çabuk karar verin de gidelim, derdi. Lord Curzon böyle acele ettikçe ben kendisine, kabul etmeyeceğiz, biz söyleyeceğimizi söyledik, bu suretle konferansın kesilmesi mesuliyetini siz deruhte etmiş oluyorsunuz, cevabını verirdim. Fakat tam bu esnada murahhaslardan biri ortaya yeniden bir mevzu atar ve müzakereye baştan başlarız. Böyle gergin, sinirleri bozucu bir hava içinde konuşuyoruz.

Beau-Rivage Oteli’ndeki 4 Şubat toplantısında bir aralık Lord Curzon’a sordum:

“Şimdi döneceksiniz. İngiltere’ye gittiğiniz zaman, size sulhu sora­caklar. Niçin gittiniz, niçin sulh yapmadan geldiniz, diyecekler. Ne cevap vereceksiniz? İngiltere için hayati olan meseleleri temin etmiş olmanız la­zımdır. Türkiye için hayati olan meseleleri reddettiniz, bunu kabul ede­mezdik. Sulhu soranlara ne cevap vereceksiniz?”

Lord Curzon, memleketime gittiğim zaman benim ne cevap verece­ğimi sordu. Bunun üzerine kendisine dedim ki:

“Benim vaziyetim kolay. Ben Türkiye’ye gittiğim zaman, soranlara ne cevap vereceğimi size söyleyeyim. Ben memleketime gittiğim zaman bana da niçin sulh olmadı, diye soracaklar. Bir cümle ile cevap vereceğim: Lord Curzon sulh istemediği için konferans kesilmiştir, diyeceğim.”

Lord Curzon oturduğu yerden âdeta havaya fırladı, ayağa kalktı, söz­lerimi profesto etti. “Katiyyen!” dedi.

Ben, Lord Curzon’u zayıf tarafından yakalamıştım. Fikrimde ısrar ede­rek, şöyle konuştum:

“Memleketime gittiğim zaman söyleyeceğim, bütün dünyaya ilan edeceğim, Lord Curzon sulh istemiyordu, müzakereleri kısır bir sonuca vardırmak için elinden geleni yaptı. Konferans kesildi, yeniden harp baş­layacak, diyeceğim. Sırf sulh yapmamak için, nerede bir bahane bulduysan, onların hepsinin üzerinde ısrar ederek konferansı akamete uğrattın. Benim kanaatim budur.”

Lord Curzon fena halde kızmıştı. Ben sulh istemiyordum da, onun için mi olmadı, nasıl söylüyorsun bunları, diye bana karşılık verdi. Öyle söylüyorum, öyle söyleyeceğim, dedim. İşte bütün meseleleri birer birer ortaya koyduk. Kapitülasyonlar senin için hayati bir mesele midir, tarzın­da konuştum. Saatlerce süren bu mücadeleye hakiki bir çekişme ve bo­ğuşma denebilir. Toplantı böyle bir hava içinde geçti. Biz nihayete kadar noktai nazarımızda ısrar ettik. Fakat onlar aralarında daha evvel karar ver­mişler. Hiçbir değişiklik yapmak niyetinde değiller. Hazırladıkları muahede projesini menfi şekli ile bize behemehal kabul ettirmek isteğinde olduk­ları anlaşılıyordu, görülüyordu. Nihayet hiçbir neticeye varamadık ve biz salonu terk ettik.

 

 

Muahede Projesini İmzalamadık

 

Toplantı odasından çıktığımız andan itibaren, otele gelinceye kadar koridorda, otelde, mütemadiyen murahhaslar ve haberciler bize gelip git­meye başladılar. Tren vakti gelmiştir, Lord Curzon hareket etmek üzeredir, fakat müdahale etmişlerdir, trenin hareketini bir çeyrek daha tehir et­mişlerdir. Böyle söylüyorlar ve eğer biz trene yetişip muahedeyi hazır şekli ile imza edersek sulh olacaktır, diyorlardı. Toplantının dağılmasından sonra, bir yarım saat, üç çeyrek saat kadar bu şekilde sinirleri bozucu bir çekişme, bir görüşme devam etti denilebilir. Ben aracılara, kararımızda bir değişiklik olmadığını bildirerek, Lord Curzon için uğurlar olsun, dedim. On­dan sonra haber geldi ki, tren hareket etmiş ve Lord Curzon Lozan’dan ayrılmıştır.

Ben de hareket hazırlığına başladım. Şimdi ortaya bir mesele çıktı. Konferans kesildi mi, inkıta mı etti, tehir mi olundu? Herkes bunun tes­pitine çalışıyor. Gerek konferans kâtibi umumisi, gerek Fransız heyeti, acele ile bu ayrılmayı, konferans kesilmedi, konferans tehir olundu şek­linde tanıtma gayretine giriştiler. Böyle bir gayret sarf ediyorlar. Konfe­ransın kesilmesinden sonraki ilk icraat bu suretle müttefikler tarafından başladı. Konferansın kesilmesine sebep olan hesap hatası anlaşılıyor ki, son defa bir kesin vaziyet karşısında bırakılırsa Türkler kabul etmeye mecbur olacaklardır, kanaatinden doğmuştu.

Türkiye’ye dönmek üzere hareket ettik. Romanya üzerinden gidece­ğiz. Çok fena bir kış hüküm sürüyordu. Nihayet Romanya’ya geldik. Ro­manya’da yollar kapalıydı, trenler işlemiyordu. Bir gemi istedim. Kösten­ce’ye bir gemi getirdiler.

Romanya’da bir gün kaldım. Romanya Hariciye Nazırı ile görüştüm. Bu bir gün içinde Romanya’daki İngiliz Sefareti vasıtasıyla bana Lord Curzon’un bir mesajını tebliğ ettiler. Kimsenin bilmediği bir mesaj. Bir sır gibi gizli tutulmuş, dostane yazılmış bir mesaj. Lord Curzon mesajında sulh olacağından bahsediyor, konferans esnasında Lozan’da çalıştığım gibi Ankara’da da sulh için uğraşacağımdan söz ediyor, bana muvaffa­kıyet diliyor ve aramızdaki münasebetlerin konferansta bir sulh ile neti­celenmesi ümidini ve temennisini tekrar ediyordu. Ben de cevap verdim teşekkür ettim.

 

 

KONFERANSIN KESİLMESİ

 

 

Memlekete Döndüm

 

Memlekete döndüğüm zaman iki mühim bilgi ile mücehhezim. Biri Lord Curzon’un mesajı. Belli ki İngilizler konferansı kesmek ve yeniden harbe sebep olacak bir durum yaratmak istemiyorlar. 4 Şubat toplantısın­da kesin tavır alarak bizim mukavemet gücümüzü ölçmek istemişler. İkin­ci mühim nokta Amerikan Amirali Bristol ile yaptığım bir görüşmedir. Mr. Chaild ayrılmış, yerini Amiral Bristol almıştı. Amiral Bristol bana bir akıl vermişti. Ankara’ya döndüğün zaman bir düşün, dedi. Konferansa davet ederken, konferans toplanacağı zaman, konferansı bir hulasa eder­sin, nelerde mutabık olmuşsan onları göster ve hangi meselelerde mutabık değilsen, ne istiyorsan onları teklif olarak yaz, konferans için böyle vazıh bir teklif verirsen, toplanmayı da gelecek çalışmayı da kolaylaştırmış olur­sun tarzında bir telkin yaptı. Bunun çok kolaylık sağlayacağını söyledi. Aklım yattı. Nitekim, konferansa tekrar daveti bu şekilde bir nota ve teklifle karşıladık ve Ankara’dan tekrar vazife alarak hareket ederken Lozan’a böyle gelmiş oldum.

 

 

Atatürk ile Eskişehir’de Buluştuk

 

Lozan dönüşünde İstanbul’da pek az kaldıktan sonra Ankara’ya ha­reket ettim. Eskişehir’de, İzmir’den gelmekte olan Atatürk ile buluştuk. Fevzi Paşa da beraberdi. Atatürk İktisat Kongresinden geliyordu. Her iki­si ile ayrı ayrı ve beraber konuştum. Sulh yapmak ihtimali üzerinde kanaa­timi öğrenmek istiyorlardı. Bir sulh ihtimali var mı, yok mu? Üzerinde durulan husus bu. Benim kendilerine naklettiğim, sulh ihtimali var­dır. Benim kanaatime göre, sulh, esasen büyük manilerden kurtulmuş­tur. Biz konferansın birinci kısmında, başlıca İngilizlerle mücadele ettik ve İngilizler, kendi meselelerini çıkarabilmek için müttefiklerle beraber bulunmaya dikkat etmişlerdir. Büyük devletler ve küçük devletler, İngilizler etrafında müttehit bir cephe olarak davayı takip etmeye karar vermişler­dir. Evvelce de söylediğim gibi, Lord Curzon bu taktiği tuttu. Benim kanaa­time göre, İngilizlerin sulha mani telakki ettikleri esaslı meseleler, konfe­ransın birinci kısmında neticeye bağlanmış ve konferans böyle bitmiştir.

İngilizlerle bir meselemiz kalmamış gibidir. Bundan sonraki meseleleri halletmek için hem mukavemetimiz daha kolay olacaktır, hem belki İngi­lizlerden yardım da göreceğiz.

İngilizler bakımından fazla mühim olmayan kısımlar, bizim için yine çok önemli olmakla beraber, müttefikler arasında Fransız ve İtalyan men­faatleri açısından ehemmiyetlidir. İngilizler, bu meselelerden dolayı öteki müttefiklerini evvelce yaptıkları gibi belki yine destekleyeceklerdir. Fakat bu meseleler yüzünden bir inkıta olursa, bunun bir harbe gitmesi ihtimali zayıftır. İngilizler böyle bir neticeyi terviç etmeyeceklerdir. Sulh yapılması­nı arzu edeceklerdir.

Bunları Mustafa Kemal Paşa’ya, Fevzi Paşa’ya anlatıyorum. Görüşüyoruz ve bir mutabakata varmak istiyoruz. Meselenin düğüm noktası, kon­feransın şimdiye kadar olan safhasında İngilizler ne dereceye kadar tat­min olmuşlardır ve konferans tekrar toplanırsa nasıl bir tavır takınacak­lardır, bunu teşhis etmekte. İntibalarımı Eskişehir’de naklediyorum. İngi­lizlerin ehemmiyet verdiği meselelerin başında Boğazlar geliyordu. Bo­ğazların harp gemilerine açık olmasını, bu suretle Boğazlarda bize karşı ve Ruslara karşı takip ettikleri Akdeniz ve Karadeniz politikasını behemahal kurtarmak istiyorlardı. Çünkü Lloyd George ile bugünkü İngiliz Hükü­meti arasındaki büyük ihtilat da Boğazların emniyeti yüzünden çıkmıştı. Lloyd George, Boğazların emniyetini temin etmek için harpten başka çare yoktur kanaati ile İngiltere’yi ve dominyonları sulh yolundan saptırmak isti­yordu. Boğazlar meselesinde emniyeti tesis etmek harpsiz mümkün ola­caktır görüşünün temsilcileri, Lord Curzon’un etrafında toplanmış bulunu­yorlardı. Lord Curzon ve etrafındaki grup, İngiliz kamuoyuna, bunu temin etmek için çalışacağız, temin ettikten sonra harp konusu kalmaz, diyor­lardı. Böyle bir vaziyet karşısındaydık. Benim görüşüme göre, Boğazların emniyetine bulunacak hal şekli, İngilizler için harp sebebi olabileceği gibi, Musul yüzünden de harple karşı karşıya kalmak mümkündü. Tabiatiyle Musul da İngilizlerle harbe tutuşmamızı icap ettirebilir. Bu ihtimale karşı İngilizler, müttefikleri sonuna kadar etraflarında tuttular ve meselenin son hal şeklini, nihayet Cemiyeti Akvam’ın aracılığına ve hakemliğine bırak­tıktan sonra, bu sıkıntıdan kurtuldular. Her iki mesele etrafındaki tehlike­leri bertaraf ettikten sonra, kapitülasyonlarda, adli ve mali meselelerde müttefiklerle beraber görüşmelerine rağmen, daha ziyade Fransızların menfaatleri içinde kalan bu meselelerden dolayı İngilizler için bir harp ihtimali kalmıyordu. Atatürk’e bunları anlattım ve benim kanaatimce Lo­zan’da neticeye bağlanmış konuları hallettiğimizi kabul edersek, diğerleri üzerinde fikirlerimizi söyleyerek konferansa tekrar gidebiliriz, dedim. Böy­le bir tahmin yaptığımı söyledim. Bu tahmin üzerinde Atatürk ile yalnız, Fevzi Paşa ile yalnız ve üçümüz beraber, Eskişehir’de saatlerce görüştük­ten sonra, onları da bir kanaate vardırdığımı zannediyorum.

 

Konferansla İlgili Meclis Müzakereleri

 

Eskişehir mülakatının özü, benim konferanstan sulh yapılmasından ümitli olarak mı ayrıldığım, bundan sonra bir sulh ihtimali vardır gibi bir kanaatte miyim, buna teşhis koymaktan ibarettir. Bu esas üzerinde bir kanaate, bir mutabakata vardıktan sonra Meclis içi ve Meclis dışı mü­nasebetleri ona göre idare etmek için bir istikamet tayini arzusu bizim Eskişehir’de buluşmamızın hedefini teşkil etmiştir. Hakikaten Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa ile Eskişehir’de buluşup görüşmemiz çok fay­dalı oldu. Zannediyorum ki, onlar da konferansın neticesi ve akıbeti hak­kında kendilerine rahatlık verecek, huzur verecek bir kanıya vardılar. Bun­dan sonra aramızda herhangi bir görüş ayrılığı olmaksızın Meclise gitme­ye karar verdik. Zaten Atatürk ile büyük meseleler üzerinde, kısa zaman­da daima özlü münakaşalardan sonra bir mutabakata ve anlaşmaya var­mak bizim için mümkün olmuştur. 1916’dan 1937’ye kadar 21 sene müte­madiyen büyük mücadeleler ve çekişmeler içinde beraber çalıştık. Fakat büyük meseleler üzerinde aramızda hiçbir zaman çok mücadele ve mü­nakaşa etmedik. Daha evvel muharebe esnasında beraber çalıştığımız senelerde de bu böyle olmuştur.

Eskişehir’de tren içinde yaptığımız görüşmede sulh olacaktır kanaa­tine vararak, görüş birliği halinde Ankara’ya hareket ettik. Ankara’ya gel­dikten sonra aramızda bir ihtilat olmaksızın Meclis müzakereleri yapıldı.

Ankara’ya gelir gelmez, ben doğruca toplantı halinde bulunan Ve­killer Heyetine gittim. Vekiller Heyetine verdiğim izahat da takriben bu is­tikamette olmuştur. Konferansın umumi heyetini, konferansın umumi ha­vasını, inkıta gününün buhranlarını ve oradan ayrıldıktan sonra yolda yap­tığımız görüşmeleri, bunların hepsini anlattım. Zannediyorum ki, onlar da konferansın neticesi ve akıbeti hakkında kendilerine rahatlık verecek, hu­zur verecek bir kanıya vardılar. Meclis müzakerelerinde nasıl bir yol tuta­cağımızı görüştük ve bir karara vardık. Burada şunu belirtmeliyim ki, he­nüz Ankara’ya gelmeden, yolda iken, Ankara’da bulacağım havayı bana anlatan iki mülakatım oldu. Mecliste İkinci Gruptaki arkadaşlardan ayrı ayrı iki kişiye rasgeldim, kendileri ile konuştum. Birisi bana, ne getirdin, diye sordu. Çok şey getirdim, dedim. Muhatabım, belli ki hiçbir şey getir­mediğim kanaatinde idi. Canım ne getirdin, ne getirdin, diye ısrar ediyor­du. Hiçbir şey getirmedim, diyerek konuşmayı kestim. Öteki daha ileri gi­derek bana şöyle dedi:

“İngiltere Hariciye Nazırı Lozan’a geldi. 2,5 ay orada kaldı. Bu adam bir şey yapmak istiyordu. Niçin istifade etmedik?”

Ben de kendisine, “Onun ne yapmak istediğini biliyor musun?” so­rusunu sorduktan sonra dedim ki: “Evet, o bir şey yapmak istiyordu, fa­kat biz onun istediğini yapmadık.”

İkinci Gruba mensup bu iki arkadaşla yolda yaptığım konuşmalar Meclis müzakerelerinin ne kadar çetin olacağını bana anlatmıştı.

 

 

Sulh Olmamasını Hatam Olarak Gördüler

 

Meclis müzakereleri tabiatiyle benimle çok çekişmeli geçtiği kadar, Atatürk müzakerelere karıştıkça bütün hücumlar ona karşı yapılıyor ve onun üstünde toplanıyordu. Lozan’dan dönerken, bizim Atatürk ile Eskişehir’de buluşmamız zihinlerde bazı tereddütler yaratmış. Meclisten evvel görü­şülmüş, birtakım kararlara varılmış olduğu zannıyla benim aleyhimde ve Atatürk aleyhinde nihayete kadar her türlü tenkitler, kötülemeler yapıl­mış, mücadele edilmiştir.

Gizli oturumlar halinde devam eden Meclis müzakereleri hatırımda kaldığına göre 28 Şubatta başladı. Biz Atatürk ile olduğu gibi, Vekiller He­yeti ile de tamamen mutabakat halindeydik. Rauf Bey’de bir uzaklık ve memnuniyetsizlik görmedim. O da bizimle aynı kanaatte idi. Hep beraber Mecliste mücadele etmeye karar vermiştik. Gerçekten müzakereler es­nasında bir ayrılığımız olmadı.

Lozan Konferansının inkıtaı büyük bir hadise idi. Bununla bütün mem­leket alakalı idi. Bütün memleket hep aynı kaygı içinde idi: Sulh olacak mı, olmayacak mı? Lozan’da yapılan inkıtaın neticeleri ne oldu? Tekrar harp mi olacaktı? Harp olmayacaksa, sulh nasıl yapılacaktı? Herkes bu­nu merak ediyordu. Meclis de bu merak içindeydi. Böyle büyük bir hadise­den sonra Meclis müzakereleri tabiatiyle büyük ehemmiyet kazanmıştı.

Meclis müzakereleri başlarken, ben evvela Lozan Konferansının ge­çirdiği safhaları anlattım. Herhalde 1-2 gün o sürdü. Karşımıza çıkan me­seleleri, ihtilafta olduğumuz ve muallakta kalan meseleleri anlattım. Her zaman söylediğim gibi evvela askerlik ve arazi meseleleri vardı. Ondan sonra kapitülasyonlar, ekalliyetler, mali ve iktisadi meseleler bunları ta­kip ediyordu. Gerek Milli Misak’ın hedefleri olarak, gerekse Lozan’da müzakereye başladıktan sonra meydana çıkan konular olarak bunların geçirdiği safhaları izah ettim. Çok sert tenkitlere maruz kaldım. Daha ilk zamanlarda bana, ne getirdin diye sormaya başladılar. Sulh olmama­sını münhasıran bizim hatamız ve benim hatam olarak değerlendirdiler.

 

 

Mecliste Tenkitler Sert Oluyordu

 

Mecliste müzakereler çok hararetli, tenkitler çok sert oluyordu. Hiç unutmam, Lord Curzon’un konferansa gelmesini, benim hatam yüzün­den sulh olmadığı iddialarına gerekçe olarak gösteriyor ve şöyle diyor­lardı: İngiltere Hariciye Nazırı, bulunduğu vazifenin cihanşümul mahiyetine, işlerinin son derece geniş olmasına rağmen, bunları bilerek Lozan’a gelmiş, iki buçuk ay uğraşmış. Hiç şüphe yok ki, bu adam sulh yapmak istiyordu. Niçin yapılmadı? Münhasıran İsmet Paşa’nın hatası yüzünden sulh olmadı.

Konferansın inkıtaa uğramasını bu gerekçeye bağlayıp, benim her suretle kusurlu ve eksik olduğumu söze başlamanın ve tenkide başlama­nın ilk maddesi olarak ele alıyorlar ve söylüyorlardı. Bu suretle benim hak­kımda başlayan münakaşa bir-iki satır sonra, bir-iki cümle sonra yeni bir hücum noktası bularak, nihayet Atatürk’ün üzerinde toplanıyordu. Fırsat buldukça Atatürk’ün mesuliyetine, onun idaresinin bizi sulha götürmeye­ceğine işaret ederek, böyle bir taktik kullanıyorlardı. Hulasa Mecliste ya­pılan tenkitler, murahhas heyetinin hatalarını belirtip, sorumluluklarını tescil ettikten sonra, arkasından Atatürk’ün idaresinde sulh yapılamaya­cağı neticesine vardırılmak isteniyordu.

Bu müzakerelerin devam ettiği esnada, Atatürk aleyhinde esasen bi­rikmiş çok husumet vardı. Bu husumet iç politikada kendi hasımları tara­fından beslenmiş ve işlenmiş bütün konularla beraber dile geliyordu. On­ların tesiri söylenerek, söylenmeyerek işletiliyordu. Lozan Konferansının ilk safhasının inkıtaa uğraması, bunların hepsinin, bütün birikmiş hırsla­rın ve iddiaların ortaya dökülmesi için bir vesile sayılmıştı. Mesela, Atatürk’ün hususi hayatından bahsedilmek isteniyordu. Aslı olmayan şeyler de eklenerek, birçok dedikodu yapıyorlardı. Atatürk o tarihlerde ye­ni evlenmişti. Hanımı ile beraber seyahate çıktığında, kendisini istikbal edenler veyahut ağırlayanlar her yerde erkekler için ayrı toplantılar tertip etmek ve kadınları haremde toplamak istiyorlardı. Atatürk bunların hepsini daha ilk günden önlemeye çalışmıştı. Kadınlara cemiyet hayatın­da mevki vermek istediği, kadınların cemiyet hayatına iştirakinin bir esaslı reform olduğu kanaati daha ilk günlerden itibaren onun kafasında hazır­lanmış ve yerleşmişti. Hareketlerinden böyle olduğu anlaşılıyordu. Ama bütün bunlar, daha o zamandan Atatürk aleyhinde büyük galeyanlara ve hareketlere yol açacak bir konu sayılıyordu.

 

 

Atatürk’ü Müteessir Eden Olaylar

 

Bugünlerde Atatürk’e karşı hazırlanmış mühim bir hadise olmuştu. Seçim kanununda değişiklik yapılmak üzere, bir kimsenin mebus seçi­lebilmek için bir yerde en az beş sene oturmuş olmasını şart koşan bir teklif hazırlamışlar, Meclise vermişler. Bundan Atatürk son derece mü­teessir olmuştu. Bunu doğrudan doğruya kendi şahsına tevcih olunmuş bir tertip saymıştı. Kendisini müdafaa için, bu tertibi, millete ve dünyaya anlatılması en kolay olan bir mücadele konusu yaptı ve haklı olarak bunu azami derecede kullanıyordu. Evet Atatürk bir yerde beş sene oturamadı. Çünkü kendisi, ne hayatını, ne rahatını düşünmüş, vatanı kurtarmak uğ­runda hayatını feda edecek kadar çalışmıştır. Bugün çok şükür hepimiz memleketlerimize sahip olarak, her birimiz belli bir yerde yerleşmiş va­tandaşlar olarak oturabiliyorsak, hürriyet içinde yaşayabiliyorsak, bu ne­ticeye, onun bir yerde beş sene oturamamış olması ve vatanı kurtarmak için çalışması sayesinde ulaşmışızdır. Atatürk, bu gerçeği bütün tasvirle­rinde pek güzel anlatıyordu. Mücadelesini yaparken, Mecliste muhalif­lerine, tabii son derece kuvvetli olarak karşı çıktı.

Mecliste muhalifler “İkinci Grup” adı altında teşkilatlı bulunuyorlar­dı. Bunlar, bütün Milli Mücadele esnasında, vakit vakit tedavi edilmesi imkânsız görülmüş olan geçimsizliğin takipçileri idi. Şimdiye kadar muh­telif vesilelerle zafer mümkün değildir, bizi oyalıyorlar, taarruz edeceğiz diyorlar fakat taarruz etmeyeceklerdir, taarruz ederlerse taarruzun muvaf­fak olması ihtimali yoktur, bir an evvel uyuşmak lazımdır tarzında muha­lefet yaparlardı. İtilaf Devletlerinin her sulh teşebbüsünde, sulhseverlik ve insanlık göstermek taraftarı olan bu zevat, askeri zaferin tahminin çok üstünde kesin neticeler vermesi ile tabii çok güç duruma düşmüşlerdi.

İkinci Gruba mensup mebusların hepsi, şimdi, sulh fırsatı kaçırıldı te­ranesi ile bütün hiddetlerini yenileyerek, hücumlarını yine Atatürk’e, Atatürk’ün idaresine ve onun çalışmalarını desteklediği, takip ettiği Lozan Sulh Heyeti ve hükümet poltikası aleyhine tevcih etmişlerdi. Müzakereler sabahtan akşama kadar gizli olarak devam ediyordu. Meclis akşamüzeri geç vakit kapanır, ondan sonra, o günkü müzakerelerin haline göre Atatürk Vekiller Heyetine uğrar veya uğramazdı. Biz ekseriya, Meclisten çı­kınca Vekiller Heyetinde toplanır, o günkü müzakereleri kısaca bir gözden geçirdikten sonra, ertesi günü takip olunacak hareket hattını görüşür­dük.

Meclisteki müzakereler son derece haşin ve mütecaviz bir hava için­de devam ediyordu. Bazı meseleler üzerinde çok duruyorlar, bazı mesele­leri fazla mühimsemiyorlardı. Mesela Boğazların emniyeti meselesinde çok ısrar etmediler. Çünkü buna herkesin aklı fazla ermiyordu. Fakat Musul üzerinde kıyamet kadar ısrar oldu. Keza, Milli Misak’ın söylediği gibi, Garbi Trakya’nın kamuoyuna müracaat edilerek kurtarılması tezi temin olunmadı diye, bunun üzerinde de büyük gürültüler oldu. Garbi Trakya’nın behemahal kurtarılması için ısrar ettiler. Arazi meselelerinde Meclisin havası son derece sert idi. Adalardan bahsolundu. Hiç olmazsa Meis Adasının mutlaka kurtarılması isteniyordu. Hatta bir mebusun ha­tırlatması üzerine, Tuna Nehri içinde bulunan Romanya elindeki Adakale’nin de kurtarılması lazım geldiğini karar altına aldılar. Adakale, Berlin Mu­ahedesinde unutulmuş ve bizde kalmıştı. Bu sefer de kurtarılması karara bağlandı.

 

 

Meclis Müzakereleri 6 Martta Bitiyor

 

Nihayet milletvekillerinden birisi, çalışılmış, birtakım neticeler alın­mış dedikten sonra, bundan dolayı İsmet Paşa’nın değiştirilmesi gerekti­ğini ve bu sebeple itimat oyu vermeyeceğini söylemişti. Hatta bu arkadaş, oy verme esnasında, bana gelmiş ve oy pusulası üzerine yazdığını da göstermişti. Bana diyordu ki: Birçok iyi neticeler alınmıştır, fakat bizim murahhas heyetimiz ne alabilecekse onu almış, artık daha fazlasını ala­maz. Yeni bir heyet gönderirsek, o, yeni şeyler alabilir. Millet olarak daha çok şey kazanırız. Bu kanaatle oy veriyorum. Böyle söylemişti. Güldüm ben. Aldığımız şeyleri, aldık cebimize koymadık ki, dedim. Bunları nere­den tahmin ediyorsunuz? Muahede imza edilinceye kadar onların hepsi muallakta duruyor. Benim bu sözlerim üzerine, takdir etmedik manasına almayasın diye söylüyorum, aleyhte oy vereceğim, oy pusulasına da yaz­dım, ama maksadım budur, dedi. Bunları, o günkü Meclisin seviyesini gösteren hadiseler olarak anlatıyorum.

Meclis müzakereleri 6 Marta kadar sürdü ve nihayet bir karara va­rıldı. Meclisin kararı üç maddelik bir tebliğ halinde neşrolundu. Bu tebliğde şöyle deniliyordu:

“1-Müttefiklerin verdikleri sulh projesini olduğu gibi kabul etmekliğimize imkân yoktur. Zorlarlarsa, kendimizi mesuliyetten kurtulmuş sa­yarız.

2-Hayati meselemiz olan Musul’un kısa bir zamanda halli lazım­dır.

3-Mali, iktisadi, idari meselelerde hayat ve istiklal haklarımızın temini şartı ile sulh teşebbüslerine devam için Vekiller Heyetine izin veril­miştir.”

Büyük Millet Meclisi bununla, Lozan Konferansının 4 Şubatta inkıtaa uğramış olmasının açıkta bıraktığı meselelere karşı tutumunu açık bir tebliğ ile dünyaya bildirmiş ve murahhas heyetine bir nevi itimat beyan etmiş oluyordu. Tebliğden, aynı zamanda, bizim Lozan’da neticeye bağla­dığımız meselelerin Meclisçe tasvip edildiği, buna karşılık reddettiğimiz hususların reddedildiği anlamı çıkıyordu

Meclisten böyle bir netice almak kolay olmadı. Bu netice, birçok defa, belki hemen her gün, müzakerelerin düğümlendiği zamanlarda, Atatürk’ün müdahale ederek, davaları teşhis etmesi ile ve bizim hareket hattımızı, başlıca benim müdafaa tarzımı canla başla desteklemek ve korumak gayreti ile mümkün olmuştur.

Meclisin alacağı karar için oya müracaat edildiği zaman, lehte ve aleyhte oy verenler oldu. Çoklukla bu tebliğin, bu kararın lehinde oy ve­rildi. O Meclisin çalışmasının bir özelliği vardı. Herhangi bir meselede muhalefet edenlerin sayısı çok az da olsa müzakereler sert cereyan ederdi. Ve neticede müzakereler, çok hareketli, çok şiddetli bir muhalefet bulunduğu tesiri bırakır, hatırda kalan aksi, yankısı çok kuvvetli olurdu. Bir neticeye varıldıktan sonra, insan zannederdi ki, büyük bir başarı elde edilmiştir. On kişinin, on beş kişinin idare ettiği bir muhalefete karşı, Mec­lisin yüzde seksen beşinin hükümet lehine oy vermesi, büyük bir yenilgi­den kurtulmuş gibi bir hava yaratır ve sinirlere sükûnet verirdi. Meclise, müzakereler sonunda böyle bir hava yayılırdı.

Sulh konferansı üzerinde yapılan Meclis müzakerelerini burada bağ­lamak istiyorum. O zaman, Ankara gizli konuşmalarının özel bir ehemmi­yeti vardı. Meclisin dış hayatı yoktu. Ve dış hayatımızın büyük ölçüde ya­yılma imkânı yoktu. Yabancı yoktu. Büyük gazeteci topluluğu yoktu. Ec­nebi ajanslar da yoktu. Şimdiki güçlüklere kıyasla, o zaman her şey oldu­ğu gibi gizli kalıyordu, denilebilir. Yalnız tabii Meclisten çıktıktan sonra herkes kendi mizacına göre, rasgeldiğine, her meseleyi istediği gibi an­latıyor, propagandasını yapıyordu. Fakat bu nihayet, memleket ölçüsün­de tesiri olmayan, tesiri ve yayılma kudreti geç ve güç olan şartlar içinde yapılıyordu. Ve mahdut çevrelerde kalıyordu. Bu kadarından da şikâyeti­miz pek yoktu. Onun için bütün muharebeler esnasında ve ondan sonraki dönemde Büyük Millet Meclisi’nin müzakereleri çok defa gizli celseler ha­linde devam etmiştir. Ve dış âleme sızan haberler, zaten tabiatiyle geç sı­zıyor ve birbiri ile çelişir halde sızdığı için gerçeğin ne olduğu tam anlaşılamıyordu. Yine bu sebeple, umumi olarak bilinen, gizli celselerden Atatürk’ün başarı ile çıktığı ve Mecliste Atatürk’ün idaresine karşı huy­suz ve ciddi muhalefet bulunduğu gibi umumi bir kanaatten daha ileri gitmiyordu.

 

 

İÇ MESELELERDE PATLAMA

 

 

Ali Şükrü Bey’in Öldürülmesi

 

Lozan Konferansının inkıtaı sebebiyle Ankara’da bulunduğum esna­da cereyan eden fena hadiselerden biri de, Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi ve bu ölümün yarattığı ihtilatlar olmuştur. Ali Şükrü Bey, Meclisin en sert bir üyesi ve özellikle Atatürk’e karşı son derece in­safsız ve kırıcı ifadeler ve hareketlerle muhalefet eden bir unsuru idi. Bu, bir gün ansızın kayboldu. Nerede olduğu, ne olduğu anlaşılamadı. Bu ha­disenin merak ve şüphe uyandırdığı bir zamanda, nihayet iki-üç gün için­de hükümet izini buldu. Öldürülmüş. Cesedi hükümetin eline geçti. Rauf Bey hükümetinin aldığı haberlere göre, Ali Şükrü Bey’in öldürülmesinde, Atatürk’ün yanında muhafız bulunan Karadenizli milli kuvvetlerin iştiraki varmış. Bu şayi oldu. Karadenizli milli kuvvetlerin başında Osman Ağa (Topal Osman) isminde bir kumandan bulunuyordu. Bunlar, Karadeniz’den, Giresun’dan gelmişlerdi. Bir askeri kuvvet olarak hemen bütün muharebelere sevk olundular. Muharebelere iştirak ettiler, kahra­manca cansiperane çalıştılar. Muharebelerden sonra çok itibarlı ve çok fedakâr bir milis kuvveti olarak Atatürk’ün muhafızı durumunda bulunu­yorlardı.

 

 

Atatürk, Meselenin Silahla Halline Emir Verdi

 

Tahkikat sonunda, muhafız kıtasından Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi olayına karıştıkları, iştirakleri olduğu bilinenler hükümetçe tespit edildi ve Atatürk’e haber verildi. Atatürk, meseleyi ciddi olarak hemen ele aldı, tetkik etti. Muhafız kıtası içinde böyle bir vakanın nasıl olduğunu tahkik ettirip, suçluların meydana çıkarılmasını emretti. Bütün muhafız kıtala­rının kumandanı vardı: İsmail Hakkı Bey. İsmail Hakkı Bey çok fedakâr bir subaydı. Muharebelerde o da iyi hizmetler görmüştü. Atatürk suçlu­ları bulmak ve takip etmek için ona emir verdi. Osman Ağa, mücrimlerin meydana çıkmasına ve teslim edilmesine karşı bir durumda bulunuyordu. Nihayet Atatürk, silah kullanarak, bu meselenin muhafız kıtası içinde hallolunmasına emir verdi. Çankaya civarında kanlı bir müsademe oldu. Karadenizli muhafız kıtaatı mukavemet etti. İsmail Hakkı Bey’in nizami kuvvetleri mukavemeti kırdı. Hepsi dağıtıldı. Osman Ağa ağır surette yara­landı. Müsademede birçok kişi öldü ve mesele bu tarzda kapandı.

Atatürk tarafından bu kadar ciddi, bu kadar çabuk ve sert bir şekilde takip edilip, suçlular kanlı bir surette cezalandırıldıktan sonra, Mecliste Ali Şükrü meselesinden dolayı feryatlar ve müzakereler ihtilafların en önüne geçmekte gecikmedi. Atatürk bu münakaşaların hepsinin içinden çıktı. Lozan Konferansının iki safhası arasında, iç meselelerde senelerden beri birikmiş olan düşmanlıkların çok ileri ölçüde patladığı bir dönemde ve böyle bir hava içinde Lozan Konferansının kesilmesi sebepleri de görü­şülerek bir neticeye vardırılabildi. Meclis, müzakereleri 6 Martta bitirdi ve biz 8 Martta Vekiller Heyetinde çalışarak İtilaf Devletlerine ne cevap ve­rilmesi lazım geldiğini kararlaştırdık.

 

 

MÜTTEFİKLERE NOTA

 

 

Karşı Projemizi Hazırladık

 

Lozan Konferansının kesilmesine sebep olan müttefik devletler pro­jesine karşı, mukabil projemizi hazırladık ve 8 Martta bir nota ile İngiltere, Fransa ve İtalya’ya bildirdik. Konferansın ilk müzakere devrinde mutabık olduğumuz ve mutabık olmadığımız meseleleri birbirinden açık bir surette ayırarak, bir cetvele raptetmiştik. Biz, bu cetvelin bir tarafında, tekrar mü­zakere ve münakaşasına avdet edilmesine lüzum görmediğimiz, mutabık kalınmış noktaları yazdık. Hudutlar meselesinde Musul’un Türkiye ile İn­giltere arasında sulhtan sonraki on iki ay içinde halledileceğini, anlaşma olmadığı takdirde Milletler Cemiyeti’ne başvurulacağını kabul etmiştik. Karaağaç’ın Yunanistan’a terk edilmesinde mutabıktık. Boğazların tabi olacağı statüde anlaşmaya varmıştık. Ekalliyetler mevzuunda da bir ihti­lafımız kalmamıştı. Bunları, bir daha görüşülmesini talep etmediğimiz mu­tabık hususlar olarak belirttik. Cetvelin başka bir yerinde yarı halledilmiş meselelerde farklarımızı söyledikten sonra, noktai nazarımızı madde mad­de ve açıkça bildirdik. Ondan sonra hallolunmamış ve bir yaklaşma sağ­lanmamış konularda tekliflerimizi ileri sürüyorduk. Bu meseleler, başlıca ihtilaflı olan meseleler, veyahut ihtirazi kayıtla müzakere edilecek mesele­ler, kapitülasyonlar mevzuunda toplanıyordu. Konferansın buhranlı şubat günlerinde kapitülasyonlar yüzünden inkıta olacağı anlaşılınca, murah­haslar ve tarafsız aracılar, mesela Amerika, heyetler arasında mütema­diyen haber getirip götürerek anlaşma teklif ediyorlardı. Bunlar, kapitü­lasyon hükümlerinin neresini istemiyorsak, onu şöyle yapalım, böyle yapa­lım derlerdi. Bizden müspet cevap alınca, gidip müttefiklere anlatırlar, sonra da, bu mesele halledildi, fakat şöyle bir pürüz çıktı tarzında başka yeni bir mesele ile karşımıza çıkarlardı. Ve nihayet müzakereler bir netice vermeden kesilmişti. Şimdi 8 Mart notamızda yarım kalmış noktalardan biri olarak bu mesele üzerindeki görüşümüzü de kesinlikle belirtmiş bu­lunuyorduk.

Konferansta, nihayetine kadar konuşulmuş olduğu halde hiçbir ne­ticeye varılmamış ve tarafların noktai nazarlarını muhafaza etmiş bulun­dukları birtakım mali meseleler vardı ki, onlar üzerinde de kesin vaziyet aldık. Mesela bunlar içinde borçlar meselesi, böyle ihtilaflı bir konudur. Borçların taksimini istiyorduk ve Osmanlı borçlarının tediyesinde kullanılacak tediye akçesi üzerinde ciddi itirazlarımız vardı. Onlar, borçların altın para üzerinden devam ettiğini iddia ediyorlar ve “Altın para üzerinden tediye olunması esas mukavelede sarihtir, münakaşa götürmez, hamiller haklıdır, bunu müdafaa etmeye mecburuz, siz borcunuzu altın para üzerin­den taahhüt edeceksiniz, sonra hamillerin karşısına çıkarsınız ve imkânı­nız ne ise onlarla bir uyuşma yapmaya çalışırsınız” diyorlardı. Biz de böyle zamanı geçmiş, hiçbir memlekette artık müdafaa edilir yeri kalmamış olan altın para esasını taahhüt edemeyeceğimizi söylüyorduk. Esas olarak te­diye akçesini kabul etmediğimizi bu muahedeye yazacağız, ondan sonra uyuşmaya gideceğiz, diye ısrar ediyorduk. Böyle birbirine taban tabana zıt noktai nazarlar olduğu gibi açıkta duruyordu. 8 Mart notamıza bunları belirterek görüşlerimizi yazdık.

Bizim notamıza 28 Martta cevap aldık. Biz 8 Mart tarihli notamızda konferansın İstanbul’da veya herhangi bir yerde 28 Nisanda toplanmasını teklif etmiştik. Onlar, tekliflerimize birtakım itirazlarda bulunduktan sonra, konferansın yine Lozan’da toplanmasını ileri sürüyorlardı. Nihayet 28 Ni­sanda Lozan’a gitmek hususunda mutabık kaldık.

 

 

İç Politikada Bir Gelişme

 

Müttefiklerin 28 Mart notasını aldığımız günlerde, iç politikada yeni bir gelişme olmuştu. 1 Nisanda Büyük Millet Meclisi seçime gitme kararı verdi. Bu, Lozan Konferansının iki devresi arasındaki önemli meselelerden biridir. Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunu ve çalışmasını tespit eden kanunda, bu Meclis ne kadar müddet çalışır ve ne suretle yenilenir, buna ait bir hüküm yoktu. Meclis o karakterdedir ki, kanuni vaziyeti odur ki, gelmiş toplanmıştır, memleket işlerini ilanihaye görmek ve memleketi ihya etmek için bütün salahiyetler daimi olarak elindedir. Meclis, toplanma gayesi tahakkuk edinceye kadar devam edecektir. Henüz gaye de tahak­kuk etmemiştir. Buna kendisi karar verecektir. Sulh muahedesi imzalan­dıktan sonra dahi, gaye tahakkuk etti mi, etmedi mi, bu karar da Meclise aittir. Böyle bir durum vardır. Meclis böyle bir hava içindedir. Fakat, bu Meclis ile çalışmak da son derece güçtür. Konferansın kesilmesi sebebiyle Mecliste geçen müzakereleri ve Meclisin durumunu daha evvel anlattım. Bunlar ilk defa karşımıza çıkan yeni güçlükler, yeni meseleler değildi. En büyük sıkıntıyı çeken Atatürk’tü. Son günlerde Atatürk’ün idaresine karşı muha­lefet şiddetlenmişti. Halbuki Atatürk birtakım reformlar yapmak istiyordu. Yeniden sulh konferansına gidilecekti. Meclisin yenilenmesi fikri esasen Atatürk’ün zihninde yer etmiş bulunuyordu. Meseleyi 120 imzalı bir takrir­le Meclise intikal ettirdik. Bu takrirde gerekçe olarak deniliyordu ki: Mem­leketin kurtarılması gayesi ile toplanan Büyük Millet Meclisi gelecek nesillerin takdirini kazanacak şekilde vazifesini yapmıştır. Şimdi sulh yapıl­ması ile uğraşılmaktadır. Bunun için, sulhun bir an evvel tesisi için, seçi­min yenilenmesine kati zaruret vardır. Düşman işgalinden kurtarılan memleket parçalarında seçim yapılarak, bütün halkı tam manasıyla temsil edecek yeni bir Meclisin toplanması memleketin her türlü inkişafı için faydalı olacaktır.

 

 

Meclisin Yenilenmesi Kararı

 

Böyle bir kanun teklifi yapıldı. Teklif komisyonlara havale edilme­den Meclis Umumi Heyetinde hemen görüşülmeye başlandı. İlk sözü ben aldım. Meclisin verdiği salahiyete ve talimata göre sulh yapmak için ça­lışmaya başlayacağımızı söyledikten sonra, içeriye ve dışarıya karşı bütün millet namına en büyük karar sahibi olan Büyük Millet Meclisi’nin yeni­lenmesi için seçime giderek milletin umumi reyinin yeniden tecelli ettiril­mesini teklif ediyorum, dedim. Müzakereler başladı. Söz alan milletvekil­leri özellikle memleketin bazı kısımlarının düşman işgali altında bulundu­ğunu ifade ederek, şimdi işgalden kurtulan bu yerlerde oturan vatandaş­ların Millet Meclisi’nde oyları ile temsil edilmesi lüzumu üzerinde duruyor­lardı.

İstenilen kararın alınması nispeten kolay oldu. Münakaşalardan son­ra, Meclisin yenilenmesi için karar verildi. Meclis ile Atatürk’ün beraber çalışması meselesi, bu son safhasında, belki şimdiye kadar geçirdiği güç­lüklerin en mühimini geçirmiş değildir. Gayet iyi hatırladığıma göre, Ata­türk muharebeler esnasında, Meclis ile beraber çalışmanın artık mümkün olmayacağı kanaatine varmış ve ümidini kaybetmiş duruma birkaç defa gelmişti. Bunlardan birini anlatacağım. 1922 Martında müttefikler bize bir sulh teklifi yapmışlardı. Güya Sevr Muahedesinden farklı hükümler ih­tiva ediyormuş gibi görünen bir sulh teklifi. Bunun üzerine Meclis kendi içinde ciddi bir kaynama gösterdi. Tabii orduya da tesiri oluyordu. Ordu mensupları arasında geniş tahrikler yapıldı. Sakarya Muharebesi, 1921 senesi ağustos ve eylül ayları içinde geçmişti. Demek ki biz, 6 aydan beri taarruz edeceğiz, ediyoruz, diye hazırlanıyoruz. Atatürk’ün hasımları si­nirleri dayanmadığı ve anlayışları kâfi olmadığı için, hakikaten askeri yol­dan bir neticeye varmak mümkün olmadığına samimi olarak inandıkların­dan, büyük bir telaş gösteriyorlardı. Esasında, menfi fikirli olmalarından dolayı, memleketin kurtuluşuna daimi bir hal şekli ararken, bütün gerçek­lerin ilerisinde, ya teslim olalım veya büsbütün başka çareler arayalım tar­zında iki ucun tesiri ile tahrikat yapmakta devam ediyorlardı. Mecliste bu cereyanlar hüküm sürüyordu. Fakat Atatürk bunların hepsine mukave­met ediyordu. Ben böyle bir zamanda, Atatürk’ten bir telgraf aldığımı bilirim: “Artık Meclis ile beraber çalışmamız mümkün olmayacak, Meclisin faaliyetine nihayet verdikten sonra orduda ve memlekette hasıl olacak vaziyet hakkında mütalaan nedir?”

Benden bunu soruyordu. Kendisine cevap verdim:

“Bu kadar emek çekilmiştir. Bizim kudretimiz –ben daima bu ka­naatte idim– karşımızda bulunan Yunan ordusunu ve Yunan devletini bugünkü mahrumiyetler içinde bile mağlup etmeye yeter. Bunu tecrübe etmeden hiçbir şey yapamayız. Bütün imkânları kullanacağız ve yapacağız. Orduya bu kanaati anlatabiliriz. Orduda subayların geçimlerinden ve askerin iaşesinden dolayı çok sıkıntı vardır. Eğer bir karar verecekseniz, ordunun maaşı ve iaşesi için bir hazırlık yapmak lazımdır. Maaş için mu­vakkat, diğeri için daha esaslı tedbirler düşünmeliyiz. Bunu temin ederse­niz orduyu muhafaza etmek ve düşündüğümüz taarruzu yapmak mümkün olur. Yalnız bilmek gerekir ki, şimdiye kadar bir Millet Meclisi’ne dayanı­larak, millet namına muharebe etmenin bu mücadelede bize çok itimat veren tarafı vardır. Şimdiye kadar buna dayanarak bu mücadeleye devam edebildik. İstanbul Hükümeti, padişah, bunların hepsi düşman elindedir. Meclis dağıtılırsa millet namına, milletin kararı ile mücadele ediyoruz tezi, elimizden gitmiş olacaktır. Bunu tamir etmek lazımdır.”

Benim mütalaam bundan ibaretti.

Atatürk’ün 1922 Martında Meclisi dağıtmak istediğini bildiren ve mü­talaamı soran telgrafına verdiğim cevabın sonunda dedim ki:

“Ne karar verirsiniz, bunu tayin edemiyorum. Bunu tayin etmek be­nim için mümkün değildir. Şartları siz biliyorsunuz. Biz vereceğiniz kararı tatbik ederiz. Mülahazalarım bundan ibarettir.”

Cevap geldi. Hallolunmuştur, çalışmaya devam ediyoruz, diyordu. Bu bir. Ondan sonra bir defa da Atatürk Ankara’da bizi toplamıştı. Yine, Mec­liste çalışmak artık mümkün olmuyor, bir çare bulamıyoruz, tarzında şi­kâyette bulundu ve meseleyi aramızda uzun boylu konuştuktan sonra, Meclisi devam ettirebilmek için çare bulmamız lazımdır, kanaatine var­mıştık. Şimdi, üçüncü defa oluyor. Bu üçüncü safhada doğrudan doğruya Meclisin kararı ile seçimleri yenilemeye gidiyorduk. Yaratılan vaziyetin içeride büyük müşkülatı olmayacaktı. Atatürk’ün millet nazarındaki itibarı erişilemeyecek bir noktadaydı. Esasen, hiç olmazsa, memleket şimdilik bir tehlike karşısında bulunmuyordu. Kesin bir zafer kazanılmıştı. İstenilen şey, Meclisin kaldırılması, idarenin değiştirilmesi değil, seçimin yenilen­mesi idi. Bunu her suretle anlatıp tatbik etmek kolaydı. İç politikada bü­yük bir güçlük görünmüyordu. Dış politika bakımından da fazla bir endi­şemiz yoktu. Dış âlem, yeni seçimlere gitmemizi, zaferi hazırlamış ve ka­zanmış olan Meclisin büyük ihtilatların neticesi olarak artık çekilmesi tar­zında telakki edecekti. Ancak, yeni gelecek Meclisin, Atatürk idaresini Meclis hükümetini ve özellikle Lozan murahhas heyetini ne kadar destekleyeceği belli değildi. Böyle bir endişeyi, bizimle mücadele eden devletler, maksatlı olarak ve etraflı olarak yayıyorlardı. İnat ediyorlar, mukavemet ediyorlar, fakat seçim neticesinde nerededirler, kim gelecek evvela onu görelim tarzında açıktan propaganda yapıyorlardı. Fakat biz aramızda bu ihtimallerin hepsini görüşmüştük.

 

 

Atatürk’ün Siyasi Kudreti

 

Muzaffer olmuş, acil tehlikelerden memleketi kurtarmış, sulhu müza­kere safhasına getirmiş, şanslı ve ümitli durumda bir idareyiz. Yeni seçim­lere gitme kararının güçlüklerini bu şartlar içinde bulunan bir idarenin göze alması mümkündü. Bu güçlükleri yenmenin kabil olduğunu Atatürk ve Rauf Bey hükümeti, kabul ediyordu.

Seçim, tabii o zamanki usule göre yapılacaktı. Atatürk yeni Meclis ile anlaşacağına, onunla memleketi sulha götüreceğine ve düşündüğü re­formları veyahut idare tarzını tatbik ettirebileceğine güveniyordu. Atatürk’ün siyasi kudreti, birtakım vesilelerle söylediğim gibi, esasen askeri kud­retinden daha fazlaydı. Böyle meselelerin hakkından gelebilecek bir kud­rette idi.

 

 

LOZAN’A İKİNCİ GİDİŞ

 

İKİNCİ GİDİŞİN FARKLILIĞI

 

 

18 Nisanda Lozan’a Hareket Ettik

 

Şimdi bütün bu anlattığım meselelerden sonra, Ankara’da hariciye vekili ve başmurahhas olarak vazifem, artık sükûnetle hazırlanmak dev­rine girmişti. Lozan Konferansının ilk toplantısında buradan büyük bir heyetle gitmiştim. O heyet şimdi gerek gazetecileri ile ve gerek muhtelif mesleklerden mütehassıslarıyla hemen hemen yarıya inmiş bir durumday­dı. Konferansın birinci devrinde, istifadem olacak murahhasların, istifa­dem olacak müşavirlerin çalışma istikametleri az çok belli olmuştu. Bu itibarla muhtelif mesleklerden bu kadar çok mütehassısa artık ihtiyaç yoktu. Ona göre evvelce benimle giden mütehassıslarla yeni mütehassıs­lar arasında seçmeler yaptım. Bundan sonraki ihtiyaca uygun ve kâfi ge­lecek bir murahhas heyet teşkil ettim. Ankara’da ve İstanbul’da temas ettiğim basın çevreleri, vatandaşlar ve aydınlar umumi olarak murahhas heyetinin devam etmesini teveccühle karşıladılar ve aleyhimizde bir cereya­na müsait bulunmadılar. Aksine, iyi çalıştığımız ve konferansı bir sulha vardırmak için bundan sonra da lazım olan gayreti gösterebileceğimiz inancı yaygın bir haldeydi. Bu bana çok huzur verdi. Böyle bir hava içinde Ankara’dan İstanbul’a geldik ve 18 Nisanda trenle Lozan’a hareket ettik. Yolda fevkalade bir hadise olmadı. İlkbaharın güzel günlerinde Lozan’a vardık. Bu sefer Lozan’da bulduğum hava ilk gidişimden çok farklı idi. Birinci seferinde yabancı bir muhite girmiştim. Kendimi İsviçre’de yaban­cı hissetmiştim. Şimdi gördüm ki, bütün Cihan Harbi esnasında Türkler aleyhine birikmiş olan uzak, teveccühsüz hava, birinci konferans çalışma­ları süresinde büyük ölçüde yumuşamış. Bu defa, Türklere karşı bir tevec­cüh ve güven hasıl olmuş bir muhite girdiğimi derhal fark ettim. Daha birinci konferansta, en şiddetli ve ümitsiz mücadeleler yapılırken, Lozan’da Türk-İsviçre Dostluk Cemiyeti kurulması imkânı hasıl olmuştu, İsviç­relilerle beraber toplantılar yapmıştık. Ben İsviçre başkentine giderek, cumhurbaşkanı ile ve devletin ileri gelenleri ile dostane görüşmeler yap­mak fırsatını bulmuştum. Böylece tanıştığım bir muhit ve beni teveccühle kabul etmeye az çok alışmış, hazırlanmış bir muhit içinde Lozan’a varmış bulunuyordum.

Diplomasiye ve Sivil Hayata Girmiş Bulunuyorum

 

Lozan’a ikinci gidişimde Bayan İnönü’yü de beraber götürdüm. İlk toplantıya giderken ne olacağımız belli değildi. Yabancı bir muhite gidi­yordum. Onun için yalnız gitmiştim. Bu sefer bildiğim bir muhite Bayan İnönü ile giderek konferansın son safhasını beraber geçirmiş olduk.

Muharebelerden sonra, hariciye vekili ve başmurahhas olarak Lozan’a giderken ben, diplomasiye ve sivil hayata girmiş oluyorum. Çizmeyi aya­ğımdan çıkarıp ilk defa sivil iskarpin giyiyorum. Diplomatlar arasındaki merasimi o kadar bilmiyorum ki, ilk günü Lozan’da öğle yemeğine inece­ğimiz vakit, ilk sorduğum sual, ne elbise giyeceğiz, idi. Bizim Paris mümes­silimiz Ferit Bey zannederim o esnada yanımdaydı, çok zeki ve çok de­ğerli bir kimse olan Ferit Bey, bana bu hususta fikir verdi. Şimdi karikatürize ederek, mübalağa ederek anlatmak istediğim, sivil hayat ve diploma­sinin merasimli hayatı hakkında hiçbir fikrim, hiçbir tecrübem olmadığıdır. Fakat Lozan’da Avrupalı kılığında yaşamaya alıştık. Ankara’ya geldiğim zaman kalpak da giymiyordum Fakat Lozan’da şapka giyiyordum. Bayan İnönü de şapka giyiyordu.

Sivil hayata ve diplomat hayatına nasıl alıştığımı burada kısaca an­latacağım. Birinci sefer gidişimde, ilk görüşmelerimde tabii olarak bildi­ğim gibi görüşüyorum. Henüz bir hafta geçmedi, iki-üç gün sonra gözlerim faltaşı gibi açıldı. Bütün murahhaslarımı, müşavirlerimi topladım. Onlara dedim ki:

“Bakın arkadaşlar, burada biz, konferansta bir heyet olarak çalı­şacağız. Ben şimdi anlıyorum ki, bir muharebe meydanından çıkmış, bil­mediğim bir diğer muharebe meydanına girmişimdir. Ben bu meydanı tıpkı muharebede görülen bir vazife gibi sayıyorum. Onun usullerini tat­bik edeceğim. Gece, gündüz vazife yapmak için her birimiz her an hazır bulunacağız. Ben burada her birinize, gece gündüz, ne vaziyette olursa olsun vazife verebilirim. Beraber çalışabilirim. Böyle bir şart içine girmi­şizdir. Bilmeyerek yakalanmışızdır. Vazifemizi bu tarzda devam ettirece­ğiz, bilesiniz.”

Konferans çalışmalarının başladığı günlerde, bir murahhas, zanne­derim Mösyö Montagna yanıma gelerek, şimdi hatırlayamadığım bir me­seleden dolayı protesto ettiğini söyledi. Üzerimde bir fevkalade tesir yap­tı. Derhal kendisine;

“Mösyö Montagna, bana bak, ben protesto bilmem” dedim.

“Ne bilirsin?” diye sordu.

“Böyle protesto ettin mi, ben bir saat sonra muharebeye tutuşuyo­ruz, deyiveririm” cevabını verdim.

Beni protesto eden bu adam derhal ciddiyetini bıraktı:

“Şimdi muharebe lafını nereden çıkardın?” dedi.

Bunun üzerine şöyle konuştum:

“Ben bütün ömrümde emir aldım ve emir verdim. Bunun dışında pro­testoydu, cilveydi, böyle şeyleri bilmiyorum” dedim.

Mösyö Montagna ile aramızda geçen bu hadiseyi, sivil hayata, diplo­matik hayata ne kadar yabancı bulunduğumu ve anlamaya istidadımın ne kadar az olduğunu izah etmek için bir misal olarak söylüyorum.

Bir müddet sonra yeni hayatıma o kadar alıştım ve o kadar yüz göz oldum ki, bana usulden bahsettikleri zaman, şöyle söylemek lazım, böyle konuşmak lazım diye telkinde bulundukları zaman, bana bakın derdim, sizin usul dediğiniz şey benim tatbik ettiğimdir. Ben nasıl tatbik ediyor­sam, onu usul olarak kabul ettiririm, merak etmeyin, diye kendilerini tes­kin ederdim. Hulasa böyle bir rahat hale gelmiştim.

 

 

Başvekilin Kontrolü

 

Resmi vazifenin, konferans çalışmalarının dışında hiçbir sıkıntı çek­medim. İçinde bulunduğumuz hayatın, muhitin bütün şartlarına intibak ettim. Para sıkıntımız da olmadı. Bir muhasibimiz vardı. Muhasibimiz son­radan parlak bir maliye vekili olan Fuat Ağralı idi. Heyetin masraflarını o görürdü. Otel masrafı, yemek masrafı gibi hükümet kontrolünde olan ve hükümet tarafından karşılanan hesabı muhasip yapardı. Neye ihtiya­cımız olursa ona söylerdik. Yevmiyelerimiz vardı. Şahsi ihtiyaçlarımızın da hesabını yapar ve bize verirdi. Masrafların hangisi gündeliğimize girer, hangisi devlete aittir, onları ayırır ve ona göre hesaba geçerdi.

Resmi ziyafetleri, hangi devletlere karşılık vermemiz gerektiğini pro­tokol tayin ediyordu. Bu ziyafetlerin masrafını devlet verirdi. Resmi vazi­fe dışında fazla dolaşacak bir ortam bulamadığımız için gazinoya, sine­maya gitmek gibi şeyleri bilmiyorum. Diğer arkadaşlar da aynı durum­daydılar. Onlar da kendi özel masraflarını kendileri karşılarlardı.

Ankara ile telgrafla temas ederdik. Her gün muntazaman rapor ya­zardım. Özel görüşmeler, resmi müzakereler, bunların hepsini bir harp raporu gibi her gün Ankara’ya bildirirdim. Ben raporlarımı doğrudan doğ­ruya başvekile gönderirdim. Başvekil ile muhabere ederdik. Sonraları ara­mızda karşılıklı şikâyetler olduğu zaman, Büyük Millet Meclisi reisine yazdım. Fakat özel muhabere vasıtam olmadığı için, onları da başve­kile gönderirdim. Yalnız “Büyük Millet Meclisi Reisine Mahsustur” der­dim. Başvekil de okur, sonra götürür, Büyük Millet Meclisi reisine verirdi. Mustafa Kemal Paşa’da bana yazacağı zaman, aynı şekilde hareket eder­di. Yani başvekilin kontrolü altındaydık.

 

 

Lozan’da Beklenen Misafirler Gibiydik

 

Lozan Konferansının ikinci devri 23 Nisan 1923’te başlayacaktı. Kon­feransın toplanması için taraflar arasında teati edilen notalarla bu tarih kararlaştırılmıştı. Biz 21 Nisanda Lozan’da bulunduk. Lozan’a indiğimiz zaman, tanıdık bir muhite gelmiş haldeydik. Yalnız şehri, şartları tanımak­la kalmıyorduk, halkla da yakın bir tanışmamız vardı. Daha evvel de söy­lediğim gibi, ilk konferans başladığı zaman, bütün Cihan Harbi esnasında Türkler aleyhine yapılmış olan kesif propagandaların tesiri herkesin yü­zünden hissolunuyordu. Bu sefer, durum değişmişti. Aramızda dostluk cemiyetleri kurulmuş, köyde kentte hepimiz ayrı ayrı tanınmışız. Böyle bir sıcak hava içinde Lozan’a girdik. Beklenen misafirler gibiydik.

Konferans 23 Nisanda yine Uşi’de, Şato Oteli’nde toplandı. Bu defa ilk açılışta olduğu gibi törenler, büyük meraklı topluluğu yoktu. Herkeste doğrudan doğruya çalışmak için gelmiş insanların, bir hafta evvel bir top­lantıdan çıkıp şimdi ikincisine gider gibi alışık ve tabii bir halleri vardı. Bununla beraber Lozan Konferansının ikinci devri bazı noktalarda birinci devrinden ayrılır ve bazı noktalarda ondan daha canlıdır. En önemli de­ğişiklik şu: Lord Curzon gibi, Mösyö Poincaré gibi birinci derecede mesul ve çok gösterişli insanlar bu sefer yoktu. Buna karşılık biz, ilk konferansa nispetle daha hazırlıklıyız. Görüşülecek meseleler ciddi bir çalışma ile in­ceden inceye, madde madde hazırlanmış ve yeni bir çalışma devrine gir­miştik. Konferans bu şartlar içinde açıldı. Konferansta bir tek büyük me­seleyi gösteriş ve alayişle ortaya koyup anlatmak yerine, şimdi elimizde bir muahede projesi var. Müttefikler teklif etmişler. Biz mukabil proje teklif etmişiz. Bu projeler üzerinde madde madde çalışmaya başlıyoruz. Ama bir maddenin görüşülmesine başlandığı zaman, birbiri ile münasebeti ol­mayan meseleler arka arkaya gelir gibi görünüyor. Konferansın umumi çalışma tarzını teknik bir konu olarak burada kısaca hulasa etmek isterim.

 

 

KONFERANS BAŞLADI

 

 

Yine Trakya Hududu

 

Çalışmalara yine toprak meselelerinden, hudut meselelerinden baş­lanmıştır. Bir muahedenin tabiatında olan hassa budur. Bu defa yine gö­rüşmelere Trakya hududundan başladık. Müttefiklerin projesinde Trakya hududu Meriç’in sol sahilinden geçiyordu. Biz Talveg hattı denilen hattı, yani Meriç’in ortasını teklif etmiştik. Bunun üzerinde münakaşalar oldu. Biz noktai nazarımızda ısrar ettik. Ondan sonra İstanbul’un ve işgal altın­da bulunan arazinin tahliyesi meselesi teknik konular arasında söz konu­su edildi. Tahliye işinin tali komisyonlara havale edilmesi gerektiğini söy­lediler. Halbuki bu husus için, ilk evvel halledeceğimiz meselelerdendir, demiştik. Müttefiklerin, alıştıkları bir erteleme usulüne tekrar başvurduk­larını gördük. Hudutlar üzerinde görüşmeler bu suretle devam etti. Sıra Suriye hududunun tespitine geldi. Suriye hududu, Fransızlarla yaptığımız 1921 Ankara İtilafnamesi ile esasen tespit olunmuştu. Ve bir ihtilafımız yoktu. Muahede metnine meseleyi böylece geçirirken, Ankara İtilafnamesinde olduğu gibi kabul edilmiştir, diye bir kayıt konulması teklifimiz vardı. Gariptir ki, bunun üzerinde münakaşalar çıktı. Fransızlar teklifimize itiraz ettiler. Ankara İtilafnamesinin nihayet hudut kısmını buraya yazabiliriz, itilafnameye bağlı olan diğer maddeler bütün konferans azalarını ilgilen­dirmez, diyorlardı. Halbuki biz, Ankara İtilafnamesini bir bütün sayıp, bü­tün metninin ve bütün eklerinin Lozan’da taahhüde bağlanmasını istiyor­duk. Fransızların buna itirazını hayretle karşıladık. Aramızda bir hayli mü­nakaşalar oldu. Sonunda, bu mesele üzerinde bir anlaşmaya vardık. Suriye hududu ile ilgili hususları muahede içine alıyorduk. İtilafnamenin hudut meselesinin dışında kalan maddeleri ve ekleri Fransa Hükümeti tarafın­dan bize verilen bir mektupla tekrar teyit ve taahhüt ediliyordu.

Bizim Ankara İtilafnamesi üzerinde durmamızın ve bu noktada ısrarımızın başlıca sebebi, Hatay ile ilgili idi. Ankara İtilafnamesinde Hatay’ın iç idaresi ve istikbali için konulmuş birtakım haklarımız vardı. Tabii bu hakları kaybetmek istemiyorduk. Ankara İtilafnamesinin hükümleri bölü­nerek, hudut meselelerinin Lozan Muahedesine yazılması ve diğerlerinin açıkta kalması, bu itilafnameyi taahhüde bağlanmamış gibi gösteren bir manaya yol açabilirdi. İleride böyle bir mana çıkarılmasından endişe du­yarak ısrar ettik ve mektupla meseleyi bir neticeye bağladık.

 

 

Adakale ve Meis Adasında Israr Ettik

 

Hudutlar ve arazi meseleleri görüşülürken, Meis Adası ve Adakale üzerinde münakaşalar oldu. Biz Meis Adasını istiyorduk, Adakale’yi is­tiyorduk. Meis Adası, İtalyanlar için mühim bir mesele mahiyetini aldı. Adakale meselesi de Romanya için büyük bir mesele mahiyetini aldı. Bu iki ada için çok münakaşa ettik. Adakale meselesinde, Berlin Muahedesi hazırlanırken unutularak Türkiye’de kalmış bir meseledir diye karşımıza çıkmışlardı. Meis Adasının bizim bakımımızdan bir özelliği vardı. İtalyan­lar, hiç olmazsa karasularımız içinde bulunan Meis Adası için ısrar et­mesinler, diyorduk. Her hakkımız üzerinde olduğu gibi, Meis Adası ve Adakale üzerinde ısrar ettik ve kuvvetle müdafaa ettik. Nihayet bu mad­deler de talik olundu.

Bunlardan sonra, dağınık meseleler kabilinden mali meseleler, borç­lar, borçların taksimi görüşüldü ve muhtelif iktisadi meselelerden bahsolundu. İktisadi ve mali meseleler böylece umumi olarak bir defa gözden geçirildikten sonra, ayrıca ilgili komitelerde teferruatı ile konuşulmak üze­re tehir edildi. Tehir olunan meselelerin hepsi konferansın nihayetine ka­dar devam etmiştir.

Şimdi mühim olan, hangi meselede ne kadar dayanacağımızı karşımızdakilerin anlamamaları, kestirememeleridir. Bu meseleler üzerinde konuşulurken, hangisinde nereye kadar, ne dereceye kadar ısrar ede­ceğimizi kimse tahmin edemiyordu. Zaten münakaşalar esnasında tale­bin ve ısrarın gösteriş olduğu, ciddi olmadığı havasını vermek, bu müna­kaşayı aşmakta hiçbir fayda bırakmaz. Mesele, bunu yapabilmektedir. Biz bütün ısrar ettiğimiz noktaları samimi ve ciddi olarak söylüyorduk ve an­laşma oluncaya kadar bu ifade tarzımızı, ifademizin edasını muvaffakıyetle muhafaza ederdik. Bizim müzakerelerdeki tutumumuzun özelliğine dair bir misal söyleyeyim. Anlatacağım bu misal, bizim bir meseleyi sa­vunmaktaki üslubumuz ve bunun tesiri hakkında bir fikir verecektir.

Hudut meselelerinin, arazi meselelerinin müzakeresi esnasında, İstanbul Hükümeti tarafından Londra’ya tayin olunmuş eski vezirlerden bir zatla görüştüm. Galiba Mustafa Reşit Paşa adında bir kimse idi. İstanbul Hükümetinin memuru olduğu için, zaferden sonra memuriyeti hitam bul­muş ve özel işleri için beni ziyarete gelmişti. Kendi meselesi üzerinde görüştükten sonra bana, konferansa ait fikirlerini söyledi. Bazı tavsiye­lerde bulunmak arzusundaydı. Esasen gün görmüş, uzun zaman devlet hizmetlerinde bulunmuş, iç ve dış münasebetleri tanıyan, tecrübeli bir in­sandı. Konferans hakkında fikirlerini söylerken, sulh yapmak ihtiyacından bahsetti. Sözü memleketin halinden sulh yapmanın zaruretinden Ada­kale meselesi üzerine getirdi. Ve Adakale meselesini bana teferruatı ile anlattı. Adakale, Berlin Muahedesinde unutularak kalmış, fakat ondan sonra çok güçlüğe uğramışlar. İşin ince noktası unutulmasında değil, bir ilişki kesilirken mevkiin nazarı dikkate alınmasındadır. Adakale coğrafi vaziyeti itibariyle de bizim idaremizde kalmaya müsait vaziyette bulun­muyor. Bana bunları söyledikten sonra, benim müdafaa tarzımı çok nazik bir eda ile tenkit etti. Adakale meselesinden dolayı konferans inkıtaa uğ­rar ve sulh bozulursa, bunun doğru olmayacağını uzun boylu anlattı. Ken­disine, konferansın inkıtaını nereden çıkardınız, belki ikna edip alacağım, dedim. O da bunun imkânı yok, çok ısrar ediyorsunuz, diyordu. Böyle bir vaziyette sulh müzakerelerinin kesilmesi ihtimali onu endişeye sevk etmiş ve ikaz etmeyi vazife saymıştı. Aramızda böyle bir konuşma oldu, sonra ayrıldık. Demek istiyordu ki, konferansın birinci safhasında arazi taleple­ri meyanında bunun söylenmediğini, şimdi ilk defa ortaya atıldığını ileri sürerler ve cevap verirlerken, beni güç durumda bırakırlar. Adakale me­selesinden ikinci konferansta bahsedişim, onun da dikkatini celbetmiş ve benim bununla uğraşmamı doğru bulmamıştı. Bu misali vermekten maksa­dım, Adakale üzerinde hak iddia ederken, müdafaa tarzımın bu sebeple konferansı inkıtaa sevk edecek bir manzara ve kanaat uyandırdığını be­lirtmektir. Adakale münakaşalarının İstanbul Hükümetinin eski Londra mümessilinin üzerinde bile böyle ciddi bir tesir yapmış olduğunu gördüm.

 

 

YUNANİSTAN İLE MÜNASEBETLER

 

 

Venizelos Beni Ziyarete Geldi

 

Lozan Konferansının bu ikinci devresinde başlıca hadiselerden biri Yunan Başmurahhası Mösyö Venizelos ile aramızdaki temaslarda Türkiye ile Yunanistan arasında gelecek siyasi münasebetlere ait temellerin görü­şülmesi ve tayin edilmesi olmuştur. Biz konferansta ilk zamandan itiba­ren Yunanlılarla daima çatışma halinde bulunduk. Yunanlılar hangi meseleye karışmışlarsa, bize teması bakımından aramızda çetin tartışma baş­lardı ve tabiatıyla bizim tutumumuz umumiyetle sert olurdu. Bu havada henüz bir değişiklik yok iken, bir gün Mösyö Venizelos benimle mülakat is­temişti. Geldi, görüştük.

Mösyö Venizelos umumiyetle kendi durumundan ve bu konferansta ifa etmekte olduğu vazifenin güçlüğünden yakınarak konuştu. Konferansta çok müşkülata uğruyor, fikirlerini anlatamıyor. Memleketinde askeri bir ihtilal idaresi var. Herkesin aklı, başından bir karış yukarıda. Kimse söz dinlemiyor. Bu şartlar altında burada vazife ifa etmek ve sulh yapmak durumundadır.

Bana bunları anlatıyordu. Söyledikleri dikkatimi celbetmişti. Memle­ketinde askeri bir idare var, herkesin aklı başından yukarı, bundan dolayı da kimseye dert anlatamıyor. Bu sözleri başka bir hadiseye bağladım. Mu­harebelerden sonra Türkiye’den çekilmiş olan Yunan kuvvetleri Garbi Trakya’da ve hemen Edirne’nin yakınında toplanmışlardı. Bu kuvvetler, zannediyorum, Kondilis isminde bir generalin kumandasındaydı ve gene­ral çok ateşli beyanat verir, ordusunu toparlamış olduğundan gösterişii bir şekilde bahsederdi. Bir aralık sözün kesilmesinden istifade ederek Mösyö Venizelos’a, anlattıkları ile irtibat kurduğum durumu izah etmek istedim. Kendisine dedim ki:

“Bir memlekette böyle askeri idare bulunduğu veyahut ordunun ba­şında bulunan kumandanların siyasete karıştıkları zamanlarda, bunların akılları başlarından yukarıda olursa, akıllarını kendi tabii seviyesine ge­tirmeye imkân yoktur. Onlar, akılları neye eriyorsa onu yapmaya, ellerin­de ne kudret varsa onu kullanmaya çalışacaklardır. Müşkülata uğrayınca onları kendi hallerine bırakmalı, akılları neye eriyorsa, ne kudretleri varsa hepsini tekrar tatbike koyulsunlar, tecrübe etsinler. Anlaşılıyor ki, sulh ancak ondan sonra nasip olacaktır.”

Mösyö Venizelos’a nazik bir tarzda bunları söyledim. Hemen, alındığı­mı kavradı ve buraya tehdit manasına alınacak bir şey söylemek için gel­mediğini izah etti. Çok rica ederim, böyle bir mana çıkartmayın, aksine iyi münasebetler kurmak için ne çare bulabileceğimizi görüşmeye geldim, dedi. Durumu tamir etti.

Bundan sonra Mösyö Venizelos ile konuşmaya devam ettik. Mösyö Venizelos’u, bütün siyasi hayatında başlıca Türk düşmanı bir politikacı olarak tanımıştım. Kendisine o gözle bakıp konuşuyorum. Zaten o zama­na kadar memleket içinde ve memleket dışında bir Yunanlı ve hatta bir Rum vatandaş ile herhangi bir mesele üzerinde münasebette bulunmuş, konuşmuş değilim. Onun için Mösyö Venizelos ile çok dikkatli temas edi­yorum. Her sözünü, her halini manalandırmaya çalışıyorum.

Mösyö Venizelos bana ilkönce, kendisi Lozan Konferansına başmurahhas tayin olunduğu vakit Londra ve Paris’e giderek, İngiliz ve Fransız hükümet erkânı ile ve bu arada Lord Curzon ile görüştüğünü söylemişti. Lord Curzon ile ne görüştüğünü, nasıl görüştüğünü sordum. Şunları söy­ledi:

“Müttefik olarak, müttefiklerin davası için vazife gördük. Felakete uğradık. Vazife görürken yardım etmediler. Şimdi de, sulh görüşmeleri za­manında bizi meydanda yalnız bırakıyorlar. Bundan şikâyet ettim. Sevr’de yapılmış bir sulh muahedesi var. Lord Curzon’a bu eski muahede ahkâmı­nı müdafaa etmeleri lazım geldiğini söyledim. Cevap olarak, bana, yeni bir harp olduğundan bahsetti. Sevr’den sonra yeniden bir harp olduğunu inkâr edemeyiz, bugünkü şartlar tabiatiyle onun neticelerinden bir tesir taşır, bunları kabul etmen lazımdır, dedi.”

Lord Curzon, Venizelos’a nazik bir şekilde bunları söylemiş. Venizelos, Curzon’a karşı isyan etmiş ve şöyle demiş:

“Bu söylediklerinizi konferansta anlatacağım. Sizin yüzünüzden fela­kete uğradık. Bu felaketi beraber tamir etmeliyiz. Hakkımızdır, bunu iste­yeceğim. Görüyorum ki, siz kabul etmeyeceksiniz, size bu haklı talebimizi aleni olarak reddettireceğim. Ta ki, İngilizlerle ittifak yapıp yola çıkmanın nasıl bir felaketle neticelendiğini bütün dünyaya göstermiş ve ispat etmiş olayım.”

Mösyö Venizelos’a sordum, Lord Curzon ne dedi, dedim. Mösyö Ve­nizelos anlattı:

“Ne diyecek? Tekrar nasihat etti. Bana, sen tecrübeli bir adamsın, böyle bir şeyi nasıl yaparsın, tarzında birtakım nasihatlerde bulundu. Son­ra oradan ayrıldım.”

 

 

Venizelos Müttefiklerden Şikâyetçi

 

Mösyö Venizelos ile görüşmemiz devam etti.

Mösyö Venizelos, Londra’dan ayrıldıktan sonra, Fransa’ya gelmiş ve Mösyö Poincaré ile konuşmuş. Onu da bana şöyle hikâye etti:

“Mösyö Poincaré ile konuştum. Ondan da aynı şeyleri istedim. O da yeni bir harp yaptığımızdan bahsetti. Kendisine aynı cevapları verdim. Ve nihayet Mösyö Poincaré’ye dedim ki, bir tek ümidimiz kaldı o da Türklerde. O zaman görüşürüz.”

Mösyö Venizelos, Poincaré ile yaptığı konuşmayı anlatırken, söz ara­sında diyordu ki: “Bunlar İzmir’e çıkmamız için rica ettiler, yalvardılar, biz öyle çıktık. Şimdi gelmişler, hepsini inkâr ediyorlar. Bizi yalnız bırakıyor­lar. Kendilerinden bu şekilde şikâyet ettim.”

Mösyö Poincaré, Venizelos’a sulh yapmak istediklerinden, meseleyi ona göre değerlendirmek gerektiğinden bahsetmiş ve son harbin netice­lerine, yeni şartlara göre sulh mevzuunu muvafık bir tarzda beraber hallederiz, tarzında teskin edici sözler söylemiş.

Mösyö Venizelos, bana bunları anlatınca, merak ettim: “Türklerden ne ümidin kaldı, yani Türklerle ne yapacaksın” diye sordum. Sualimi şu tarz­da cevaplandırdı ve düşündüklerini izah etti:

“Türkler konferansa muzaffer olarak gelecekler. Talepleri aşırı ola­cak. Nihayet bu yüzden konferans inkıta edecek. Gerçi biz yenildik, şöyle oldu, böyle oldu. Ama yine hazır olan, elde bulunan ordu, bizim ordumuz­dur. Muharebe edecek yine biz varız. Konferans kesilince tekrar bize mü­racaat edecekler. O zaman şartlarımı bunlara birer birer dikte edeceğim. Tek ümidimiz Türklerde kaldı derken, kendilerine bunu anlatmak istedim.”

Mösyö Venizelos’a, “Peki, neticede ne oldu” dedim. “Olmadı” dedi. “Tahmin ettiğimiz çıkmadı, siz Türkler konferansı başka türlü idare ettiniz.”

Bu anlattıklarım, Venizelos ile yaptığımız mülakatın bir günü. Bundan sonra münasebetlerimiz, konuşmalarımız ilerledikçe Mösyö Venizelos’un Türkiye ile Yunanistan arasında gelecekte iyi münasebetler kurulması ve mazinin unutulması için ciddi bir arzu beslediği kanaatini edindim. Konuş­maları bana böyle bir kanaat vermiştir. Bana daima sorduğu şudur: Mil­letlerimize maziyi unutturup, dost komşular münasebeti tesis edebilecek, miyiz? Benim de kendisine cevabım hep şöyle olmuştur: Mümkündür. Geç­miş hadiseleri unutturarak, iki millet arasında istikbal için birbirine istinat eden iyi komşular münasebeti vücuda getirmek mümkündür. Bunu yapa­bilmek için evvela bizim, yani idare edenlerin bu kanaatte samimi olmamız ve anlaşmamız lazımdır.

Mösyö Venizelos, ne tavsiye edersin, nasıl anlaşabiliriz, diye sorardı. Düşündüklerimi izah ederdim:

“Şimdi burada henüz sulh olmadı. Fakat sulh yapılacak. Bir defa bu­rada sulhu kurtaralım. Ondan sonra mübadele yaparız. Gerçi kendiliğin­den bir mübadele yapıldı. Şimdiye kadar bir kısım halk Yunanistan’a gitti. Fakat mübadele edileceklerin büyük kısmı Türk olmak üzere, henüz Yunanistan’dadır. Bunlar da geleceklerdir. Şimdi, bunların oradan çıkıp Tür­kiye’ye gelmesinde dikkatli davranılırsa, gelenler kırgınlık yaratacak hak­sız ve fena muamelelere uğramadan gelirlerse, bu, vaziyetimizi kolaylaş­tırır. Yahut Yunanistan’dan Türkiye’ye gelenler, fena muamele görürler, haksızlığa uğrarlarsa, büyük bir hiddet ve kin içinde geleceklerdir. Onla­rın bizim memleketimizde mütemadiyen yapacakları şikâyetlerin, elverişli olmayan tesirleri daima yaşayacaktır.”

Mösyö Venizelos’a “Bunu hatırında tut” dedim. Müspet cevap verdi: “Peki dikkat ederim” dedi.

Görüşmelerimizde öğrendim ki, kendisinin de istikbal için Anadolu’da, İzmir’de düşündüğü bir tertip varmış. Bundan bahsetti. İzmir’de kala­bilmek için o da bir mübadele düşünmüş. Gerek İzmir’in içinde, gerek bü­yük İzmir vilayeti içinde bulunan Türkleri dışarı çıkaracak, Anadolu’ya gönderecek, buna karşılık Anadolu’da bulunan Rumları ve mübadelede Yunanistan’a giden Rumları İzmir bölgesi içine alacakmış. Bana düşün­düklerini anlattı. Bunları sükûnetle dinlerken tüylerim ürperiyordu.

 

 

İhtilalci Venizelos

 

Mösyö Venizelos, buluşup görüşmelerimiz esnasında bana, Türkler­le geçmiş zamanlardaki münasebetlerini ve Türklere karşı olan icraatını da anlatmıştır. Bir defasında ben ona ihtilalci hayatını sordum. İhtilalcili­ğe nasıl ve ne vakit başladın, dedim. Anlattıklarının özeti şudur:

“Girit Adasındaydım. Çok gençtim. 18-20 yaşlarındaydım. İhtilalciliğe pek genç yaşta başladım. Girit Adasının idaresinde bir Osmanlı valisi bu­lunurdu. Biz bir gün toplandık, vilayetin önüne gittik. Nümayiş yaptık. Ba­ğırdık, çağırdık. Vali paşaya imtiyazlarımızı isteriz, haklarımızı isteriz, de­dik. Vali paşa bizi dinledikten sonra, dağılın, dedi. Biz tekrar bağırıp çağır­maya başladık. Bunun üzerine zaptiyeler gönderdi, hepimizi dağıttı.”

 

 

Venizelos Balkan Harbini de Anlattı

 

Mösyö Venizelos bana Balkan Harbini ve bu harpte bize karşı olan tutumlarını da anlatmıştır. Bunları anlatırken, Türk-Yunan münasebetleri­nin dostluk esasına müstenit bir münasebet olmasını arzu ettiğini ve böy­le bir görüş içinde bulunduğunu bilhassa belirtmek istiyordu. Bana, Bal­kan Harbindeki Yunan politikasını şöyle nakletti:

“Balkan Harbinde, diğer Balkan devletleri ile müttefik olarak Türk­lerle harp ettik. Esas olarak ben bu ittifakın aleyhindeydim. Ve sonuna kadar bu ittifaka girmek istemedim. Ama bir şey yapamadım. Girit Adası Türklerle Yunanlılar arasında başlıca mesele olmuştu. Girit, Osmanlı Devletinden tamamıyla ayrılmış bir haldeydi, fakat Türk Hükümeti bunu kabul etmiyordu. Girit’i kurtarmak için öteki Balkan devletleri ile ittifak etmeye mecbur olduk ve birleştik. Balkan Harbinde Türklere karşı muharebeyi o kadar istemeyerek yaptım ki, muharebeden sonra Meclise geldiğim za­man, büyük bir zafer kazanmış insan olarak bütün Meclis bana büyük takdir ve sempati hisleri gösterdiği halde ben, Türk-Yunan münasebetle­rinde dostluktan bahsettim. O zaman Mecliste açıkça söylemişimdir: Türk­lerle muharebe etmek istemiyordum, ama çare bulamadık. Bundan son­ra münasebetlerimizin iyi olması için teskin edici sözler söyledim ve ga­yet samimi olarak, Türklerle iyi münasebetler kurulmasını beklediğim hu­susunda Meclise telkinde bulundum.”

Venizelos bu konuşmasını Anadolu işgaline getirdi ve Anadolu’nun işgali esnasında İzmir’de vali olarak bulunan kimsenin, kendi emirlerine uygun hareket ederek Türklerle olan münasebetlerinden ve idaresinden çok takdirle bahsetmiştir. Bunları söylerken, işgal zamanında Türklere bir fenalık olmasın diye elimizden gelen gayreti sarf ettik, demiştir.

 

 

Venizelos Usta Bir Politikacıydı

 

Mösyö Venizelos hakikaten usta bir politikacı idi. Bende bıraktığı in­tiba budur. Nitekim, Avrupa’da hükümet ricali üzerinde son derece itibar­lıydı. Onun Avrupa’daki nüfuzu ve itibarı hakkında bir fikir vermek için burada, müttefik devletlerden birisinin bana anlattıklarını da söylemeliyim. Murahhas heyetlerinden birinde yüksek bir vazifede bulunan bu kimse bana dedi ki:

“Konferansta Mösyö Venizelos ile temas ediyorsunuz, görüşüyorsu­nuz. Bu münasebetin ehemmiyetini takdir etmek mümkündür. Fakat bile­siniz ki, Venizelos mühim bir şahsiyete sahiptir ve gerek Versay Muahe­desinde, gerek diğer muahedelerde bütün devletlerin murahhasları ara­sında yıldız gibi parlamıştır. Bütün bu faaliyetler esnasında, daima Ame­rika Cumhurbaşkanı Wilson’un dizi dibinde idi. Wilson ve diğerleri her me­sele için onun reyine müracaat ederlerdi. O, Yunanistan’a taalluk etme­yen meselelerde bile, yakın vukufu ile bir müşavir olarak söz sahibi rolünde bulundu. Adamın Versay Muahedesinden itibaren bütün Avrupa muahe­delerinde, karar verenler nezdinde bu kadar yakınlığı ve kuvvetli tesiri vardı.”

Mösyö Venizelos ile Lozan Konferansı esnasında birkaç defa görüş­tük. Konuşmalarımız çok defa istikbal için münasebetlerimizin nasıl bir şekil alacağı hususu üzerinde toplanıyordu. Bana, istikbale ait düşünce­lerini anlatır, Yunanistan’ın da, Türkiye’nin de başlıca kuzeyden İslav tehditlerine maruz kaldığını hatırlatarak, bu tehditlere karşı her iki memleke­tin el ele verip müşterek bir hareket hattı takip etmelerinin menfaatleri ica­bı olduğunu söylerdi. Ben kendisini dinledikten sonra, Ona derdim ki:

“Söylediklerin doğru. Her iki memleket de böyle bir tehdit ile karşı karşıyadır. Ama tehlikeye karşı işbirliği yapmaya daha ziyade sizin ihtiya­cınız var. Yunanistan birtakım komşularla öylesine çepeçevre sarılmış va­ziyette ki, hepsinin ondan istediği var. Benim kanaatimce, Yunan ordusu kendi memleketini müdafaa etmeye muktedirdir. Büyük ölçüde, kendi kendinizi koruyabilirsiniz. Elverir ki, bahsettiğim bütün bu kuvvetler size karşı birleşmesin. Bizimle beraber olursanız, bir defa, bize karşı kuvvet ayırmaya ihtiyacınız olmaz. Bu mühim bir noktadır. Çünkü, bize karşı kuv­vet ayırmaya mecbur olduğunuz zaman, bütün kuvvetleriniz doğuda top­lanmış bulunacaktır. Bu takdirde, her tarafınız açık kalır. Bizimle birlik ol­manın ikinci faydası, sizden talepleri bulunan diğer komşu memleketlerin sizin aleyhinize bir harekete girişmeleri güçleşir.”

Venizelos söylediklerimi dinledi ve nihayet, canım beraber olmakta ikimizin de menfaati var, bunu bırakalım, dedi. Peki, diye cevap verdim.

 

 

Venizelos’la Konferans Sonrası İlişkiler

 

Yunanistan’ın içinde bulunduğu tehlikeleri Venizelos bir kâbus gibi zihninde taşıyor ve bunlardan korunmak için Türklerle iyi münasebeti şart görüyordu. Bunu şuurla hissediyordu. Ben de bütün görüşmelerde, ara­mızdaki iyi münasebetin bizim menfaatimize olduğuna işaret ederek, bunu yapabiliriz, istidadımız vardır, hiçbir sabit fikrimiz yoktur, diye bunlar üze­rinde kendisini temin etmeye çalıştım. Aradan zaman geçti, Lozan Kon­feransı bitti ve Venizelos Türkiye’ye bir ziyaret yaptı. Türkiye’ye gelip Ata­türk ile konuştuğu zaman, bu mülahazaların onda çok daha kuvvetlenmiş olarak kanaatini sağlamlaştırdığını müşahede ettim. Bu suretle Mösyö Venizelos ile aramızda ciddi bir itimat hasıl olmuştu. O ölünceye kadar bu karşılıklı itimadı muhafaza ettik. İlave etmeye mecburum ki, Kıbrıs buh­ranı, Venizelos ve onunla beraber çalışmış olan devlet adamları dışında işbaşına gelen yeni insanların durumu takdir etmemesinden doğmuştur. Bu hükümetlerin birinde Venizelos’un oğlu Hariciye Nazırı idi. Venizelos’un oğlu Hariciye Nazırı bulunduğu müddetçe, Kıbrıs meselesinin, sonra­dan olduğu gibi patlamasına müsaade etmemiştir. Sofokles Venizelos ile Amerika’da bir defa konuşmuştum. Bu görüşme, Kennedy’nin ölümü mü­nasebetiyle Amerika’ya gittiğim zaman oldu. Sofokles Venizelos’u babası gibi ciddi bir politikacı olarak gördüm. Türklerle olan münasebetin bozul­maması için dikkatli bulunduğunu müşahede ettim. Sonra o da öldü.

Venizelos Türkiye’ye gelip Atatürk ile görüştü ve memleketine döndü. Ondan sonra ben Yunanistan’a gittim. Yunanistan’da iç politikada çok çetin çatışmalar mevcuttu. Kral taraftarları ile de kendisi ile de bütün bu münakaşalar esnasında münasebetlerim iyi idi. Her iki tarafla iyi müna­sebette bulunmam dolayısıyla benden, vakit vakit Yunan ricali arasındaki ihtilatlarda uzlaştırıcı ve tartışmadan sakınıcı birtakım dost tavassutları yapmam bile istenmiştir. Ben bu tekliflerin hepsini yapmaya çalıştım.

Lozan Konferansının ikinci devrinde müttefiklerde kuvvet kullanmak ve Yunanlılarla bizi karşılaştırmak arzusu uyandığı zaman, Venizelos, kon­feransın sonuna kadar bu arzuları teşvik etmemiştir. Aksine, vaziyet alıp hepsinin hiddetini celbettiği haller bile olmuştur. Hulasa, Türklerle Yunan­lılar arasındaki münasebetler, o günkü şartlar için olduğu kadar, gelecek­te iki memleket arasında iyi münasebetler yolunun açılması ve devamlı bir dostluk kurulması imkânları bakımından konferansın bu ikinci devri­nin bir mühim eseri ve neticesi sayılabilir.

Venizelos çok zeki, güler yüzlü, bembeyaz bir adamdı. Benden yirmi yaş kadar büyüktü. Dünya meselelerini iyi bilen bir politikacıydı. Kendisi­ne itimadı tabii çoktu ve çok güveniyordu. Çok tertipler içinde bulunmuş, çok tecrübe kazanmış ve sözüne inanılan bir insandı. Konferansta müna­sebetlerimiz düzeldikten, birbirimizle anlaştıktan sonra artık Venizelos’tan hiçbir güçlük çekmedim. Venizelos Türkiye aleyhinde herhangi bir kimseye vasıta olmak için istidat göstermedi.

Konferans esnasında Bayan Venizelos da Lozan’daydı. Bir gün görü­şürken beni evine davet etmişti. “Karım sizinle tanışmak istiyor” diyerek davetini takviye ediyordu. Ben de “Gideriz” dedim, böyle bir vaatte bulun­dum. Bizim arkadaşlar kıyameti kopardılar. Ben oraya gitmek istiyorum. Murahhas heyetindeki arkadaşlar, “Sen Venizelos’un evine gideceksin, ol­maz, kimse bunu anlamaz” diye ısrar ettiler. Konferansın nihayetine gel­dik, bir türlü gidemedim. Gitmek istiyordum, ama çok güçlük vardı. Kimse gitmemi istemiyordu. Bugün olmadı, yarın derken, vakit geçti. Bir gün Venizelos bana dedi ki: “Bırakalım bunu, sonra görüşürüz. Vaziyetini an­lıyorum. Ben sana müşkülat çıkarmak istemem.” Dediğim gibi gayet zeki bir adamdı. Durumu kavradı, beni rahatlatmak için böyle konuştu.

Konferanstan sonra Yunanistan’a gittiğim zaman olağanüstü emni­yet tedbirleri alındığını gördüm. Bunların hepsini Venizelos yaptırmıştı. Ve emniyet tedbirlerine nezaret ediyordu. Beni bir gün Atina Belediyesine götürdü. Belediye beni çok dostane kabul etti. Belediyede birçok mesele­ler konuştuk. Oradan ayrıldıktan sonra, Venizelos bana, “Belediye heyeti kral taraftarıdır, seni buraya mahsus getirdim” dedi. Ben hayret etmiştim. Kendisine, “Siz cumhuriyetçisiniz, hükümet cumhuriyetçi, belediye kral ta­raftarı, nasıl oluyor, beni oraya niçin götürdün?” diye sordum. “Orasını sor­ma, işte bizde böyledir, seni oraya götürmekten maksadım Türklerle Yu­nanlılar arasındaki münasebetin istikbal için de güven verici olduğunu sa­na göstermek istedim” dedi.

Venizelos, Yunanistan’a yaptığım seyahat esnasında kralcıların da Türk dostluğunun taraftarı olacaklarına beni inandırmak için çok söylemiş, çok gayret sarf etmiştir. Gerçekten böyle oldu. Kralcılar işbaşına geldik­leri zaman, Türk dostluğuna aynı derecede ehemmiyet verdiler. Onlar Venizelos’a düşman kesildiler, fakat bizimle olan münasebetlerinde Ve­nizelos’un politikasını takip ettiler. Aramızdaki bu dostluk münasebetiyle Yunanistan’ın içişlerini yakından takip ettim ve Yunan ricali ile temasta bulundum. Yunanistan’da yetişmiş devlet ricali çoktur. Yaşlı Çaldaris’i, General Kondilis’i tanıdım. Venizelos ile ve onun taraftarları ile Çaldaris taraftarları arasında ve General Kondilis ile yine Venizelos taraftarları arasında münasebetler nihayete kadar son derece gergin olmuştur. İç ih­tilaflardan birbirlerine çok kırgınlardı. Bir defa Venizelos’a karşı bir suikast teşebbüsü oldu. Atina’da ailesi ile beraber giderken hayatına kastedilmiş­tir. Venizelos bu suikast işinde o zamanki hükümet erkânının bir tesiri, bir ilişiği olduğu kanaatinde idi. Ne kadar doğru bilmiyorum ve bu kanaati ne kadar muhafaza etti onu da bilmiyorum. Ama böyle bir üzüntüsü vardı. Bunu hissettim. Yunan devlet ricali arasında münasebetler bu kadar çok gergindi. Birbirlerine kıyasıya düşmandılar. Türkiye ile dostluk anlayışının şampiyonluğunu Venizelos yaptı. Ondan sonra gelenler, iç politikada Ve­nizelos’a son derece düşmanca davranmalarına rağmen, Türkiye ile dost­luk politikasını devam ettirdiler. Çaldaris, Venizelos’tan şikâyet ederken bana bunu delil olarak söylemişti. Bak, demişti, Türklerle dostluk müna­sebetini Venizelos açmadı mı? Şimdi ben devam ediyorum, fakat bundan memnun değiller. Venizelos bu dostluğun aleyhindedir. Mösyö Çaldaris’e, canım böyle şey yapmaz, dedim. Venizelos’u ona beğendirmek için çok emek sarf ettim. Fakat Çaldaris, ona güvenilmez, diyor ve kanaatini de­ğiştirmek istemiyordu. Sonra Venizelos ile görüştüğüm zaman, Çaldaris’in kendisini çok takdir ettiğinden bahsederek, ısındırmak istedim. Her ikisi de kendi kanaatlerinde ısrar ettiler. İşin hazin tarafı budur.

 

 

Venizelos’un Bize Emniyeti

 

Lozan’da Venizelos’un bize emniyet vermek için tutumuna dair başka bir misal söyleyeceğim. Bir gün, Ankara’ya, hükümete müracaat ettim. Yakında konferansa bir madde gelecek, bunun için talimat istiyorum. Me­sele şu: Muharebeler esnasında taraflar birbirlerinden ganimet olarak ne almışlarsa, bunlar ellerinde kalsın. Bunun hesabı görülmesin. Taraflardan kasıt, bir yanda Türkiye, bir yanda bütün müttefikler. Böyle bir madde görüşülecek. Ankara’dan cevap verdiler: Biz kimseden bir şey almadık, müttefiklerle bu tarzda bir anlaşma için mutabıkız, ama Yunanlıları istisna edeceğiz. Yunanlılar bizden ne almışlarsa onu iade etsinler. Talimat bu. Makul geldi ilk nazarda bu.

Bu madde geldi, görüşülüyor. Yunanlılarla aramızda böyle bir muame­le olmuşsa, karşılıklı bunları iade edelim, dedim. Ne lüzumu var, mühim bir şey yoktur, tarzında cevap verdiler. Münakaşa ettik. Olmaz dedim, bu­nun için ısrar ediyorum, dedim. Benim ısrarım üzerine meseleyi tali ko­misyona havale ettiler.

Aradan pek az bir müddet geçmişti. Daha bu madde komisyondan gelip görüşülmeden, Ankara’dan ikinci bir talimat aldım. Muharebe esna­sında bir Yunan gemisi İnebolu’ya gelmiş. Bizimkiler Yunan gemisini zaptetmişler, gemiyi de içindeki eşyayı da almışlar. Şimdi biz bunu iade ede­cek durumda değiliz. Meseleyi kapatalım, müttefiklerle olduğu gibi Yu­nanistan ile de bunun hesabı aranmasın.

Yeni talimatta bana bu esaslar bildiriliyordu. Murahhas heyetini top­ladım. “Haberiniz olsun, bu tarzda yapacağız” dedim. Hepsi birden, daha üç-dört gün evvel konferansta vaziyet aldık, böyle dedik, şöyle dedik, şim­di aksini nasıl yapabiliriz tarzında fikirlerini söylediler. “Olmaz, böyle yap­mamız lazım, ben söyleyecek bir şey bulurum” dedim. Zihnen bununla meşgulüm. Bir imkân arıyorum. Bir gün konferansa giderken İngiliz Mu­rahhası Rumbold’a rasgeldim. Konuşarak konferansa gidiyoruz. Bir aralık kendisine sordum:

“Bir ganimet maddesi vardı, ne oldu?” dedim.

Durdu, bir düşündü ve cevap verdi:

“Bilmem, herhalde komisyonda.”

Ben tekrar kendisine sordum:

“Komisyona niçin gitti? Ne olacak?”

Tekrar düşündü, daha iyi hatırladı:

“Zannederim sen itiraz ettin. Biz bu hesaplar tasfiye olsun diye ka­rarlaştırmıştık. Ama siz itiraz ettiniz. Yunanlılar aldıklarını iade etsin diye ısrarda bulundunuz. Madde komisyona onun için gönderildi” dedi.

Bunun üzerine ben;

“Canım bunun ayrıca istisna edilecek bir yeri yok. Bir tasfiye yapılı­yor, bari hepsini yapın bitirin” dedim.

Adam bana tekrar sordu: “Siz istemediniz mi?” dedi. Venizelos ile ko­nuşmamı tavsiye etti. “Ben de ona haber vereceğim” dedi ve böyle ayrıldık. Hakikaten Venizelos’a haber vermiş. Venizelos geldi, “Böyle bir şeyden bah­setmişsin, şimdi ne olacak?” diye sordu. Ben de meseleyi mühimsememiş gibi görünerek, Yunanistan için mutlaka ayrı bir hüküm getirmeye lüzum olmadığını söyledim. “Sana müşkülât çıkarmam, pekâlâ öyle yapalım, seni anlıyorum” dedi.

Lozan Konferansının sonuna doğru mali ve iktisadi meselelerden do­layı mühim bir buhran doğmuştu. Tekrar bir inkıta yapmak ve Yunanlıları kullanmak arzusu belirmişti. Venizelos buna karşı kesin vaziyet aldı. Ne olacaksa olsun, biz artık orduyu tutamayız, diye kesin vaziyet aldı. Venize­los aleyhine kıyameti kopardılar. Yani Venizelos istikbalde bizimle takip edeceği politika üzerinde emniyetimizi tesis etmek için büyük gayretler göstermiş ve ciddi olarak kendisine inanılır bir adam olduğu kanaatini bizde uyandırmıştır.

Konferansın birinci devrinde müttefiklerin himayesini sağlamak, Yu­nanistan’ın felakete uğramamış, mağlup olmamış gibi muamele görmesini temin etmek için çok uğraşmış, teşebbüsler yapmıştır. Lord Curzon ile Poincaré ile görüştüğü zaman, onların Yunan davasını takip etmek için Türklerle tutuşmak istemediklerini anlamıştı Bu da tabii bir şeydi. Zaten sulh bu kanaatle olabilirdi. Görüldü ki, Türkler konferansa geldikten sonra müttefiklerle harbe sebep olacak esaslı bir ihtilafa, bir mevzua girmek is­temiyorlar. Sulh yapmak istiyorlar. İngilizler de Fransızlar da duruma böy­le teşhis koymuşlar. Onun için bu işi sulhla bitirmek imkânı vardır ve bu imkân kendileri bakımından da kıymetlidir. Bu kanaate vardıklarından ve yeni bir harp çıkarmanın, böyle antipatik bir teşebbüsün kendilerince mahzurlu ve hatta imkânsız olduğunu bilerek Venizelos’a müsait cevap vermemişlerdir. Venizelos, bu safhalardan geçtikten, bu teşebbüsleri tec­rübe ettikten sonra, nihayet Türkiye’ye karşı doğru bir politika takip et­menin yolunu bulmuştur. Konferansın ikinci devrinde Türk-Yunan dost­luğunun temellerini hazırlayan yakınlaşma karşılıklı anlayış içerisinde ce­reyan etmiştir. Bu ikinci devrede tamirat meselesinden dolayı Türk-Yu­nan münasebetleri bir aralık tekrar gergin bir hale girmişti. Biz Yunan or­dusunun Anadolu’da yaptığı tahribatın tamiri için bir harp tazminatı talep ediyorduk. Venizelos Yunanistan’ın mali vaziyetinin son derece bozuk ol­duğunu ileri sürerek, bu imkânsızdır, hiçbir şey ödeyemeyiz, diyordu. Mösyö Venizelos ile bu meseleyi aramızda birçok defa görüşmüşüzdür. Neticede müttefik devletler başmurahhaslarının uzlaştırıcı aracılığı ile konferansın inkıta yapması önlenebilmiştir.

 

 

PATRİKHANE MESELESİ

 

 

İş, Türklük-Hıristiyanlık Meselesi Haline Geldi

 

Lozan’da Yunanlılarla çatışmalarımızdan birinin sebebi de Rum Patrikhanesinin İstanbul’dan kaldırılması için açtığımız mücadele olmuştur. Bu mücadele uzun sürdü. Tezimiz mütareke esnasında Patrikhanenin Türkler aleyhine çalışan bütün tertiplerin merkezi olmasına dayanıyordu. Patrikhane, Türklerle Rumların iyi münasebetlerini, bir millet halinde kay­naşıp, bir devlet içinde yaşamalarını engelleyen unsur olarak, mutlaka Tür­kiye’den çıkarılmalıdır tezini takip ediyorduk. Bu mücadeleyi de diğer bü­yük meseleler gibi, başmurahhas olarak başlıca ben idare ediyordum. Müt­tefikler bu yüzden konferansta çok mukavemet ettiler ve çok aşırı sözler söylediler. Konuyu âdeta Türklük-Hıristiyanlık meselesi haline getirmek istediler. Patrikhanenin asırlardan beri gelen ananesinin ve politikasının yerilmesini, tenkit edilmesini kabul etmek istemiyorlardı.

Bu mücadelenin çok hararetli ve münakaşalı bir safhasında, bir sa­bah rahmetli Doktor Rıza Nur yanıma geldi, sana bir bilgi vereceğim dedi. O sabah Lord Curzon’un kâtibi Nicolson gelmiş, Rıza Nur Bey’le görüş­müş. Nicolson, bu konferansta Patrikhanenin kaldırılması için yaptığımız mücadeleden çok şikâyet etmiş. Aralarında uzun bir görüşme ve musaha­be olmuş. Rıza Nur Bey’in bana naklettiğine göre Nicolson şöyle konuş­muş:

“Patrikhane mevzuundaki tutumunuz bizim murahhas heyetlerimizi, Hıristiyanlık âlemine karşı müdafaa edilmesi, izah edilmesi mümkün ol­mayan güç bir duruma düşürmek gayretidir. Bu bizi son derece müşkül vaziyete koymakta, yaralamaktadır. İngiliz umumi efkârı uyuyan bir aslan halindedir. Mütemadiyen bunun zıddına gidecek her türlü eziyetleri, tahrikleri yapmaktasınız, ıstırapları vermektesiniz. Bu hayvan vurula vurula, dürtüle dürtüle, yaralana yaralana nihayet uyanacaktır. Uyandığı za­man, artık gözü bir şeyi görmeyecek ve ne yapacağını da kimse bilmeye­cektir. Niçin böyle yapıyorsunuz?”

Nicolson’un tehditle karışık şikâyetini dinledikten sonra Dr. Rıza Nur, bu İsmet Paşa meselesidir, bizzat kendisi meşgul oluyor, o bilir, biz karış­mayız, ona söylemek lazımdır, demiş.

Sen söyle, ben söylerim laflarından sonra ayrılmışlar. Rıza Nur geldi, bana anlattı. Birden, başımın içinde oda dönmüş gibi geldi. Daha evvel konferansta Ermeni yurdu meselesinden bir tali komisyonda mesele çıktığı ve ondan müteessir olarak, artık murahhas heyetinden çekilmek istediği­ni söylemişti. Ben bilakis kendisini takdir etmiş, devam et, ben bu buhra­nın altından kalkarım, demiştim. Fakat bu sefer, kendisinin Nicolson’a böyle söylemesini tamir kabul etmez bir büyük noksan ve yanılma olarak gördüm. Başımda odanın döndüğünü hissetmem bundandır. Kendisine;

“Ne yaptın? Patrikhane ile yaptığımız bütün mücadeleyi sıfıra indir­din. Sen de benim gibi burada bir murahhassın. Demek ki Patrikhane me­selesi murahhasları bağlayan bir talimatın neticesi değildir. Hükümetin politikası değildir. İsmet Paşa’nın bir şahsi arzusundan ibarettir, o uğraş­maktadır. Senin sözlerin, âdeta şikâyet eder gibi, ona söz geçiremiyoruz der gibi bir ifade tarzıdır. Bir büyük mücadelede başmurahhasın üzerinden hükümetinin, arkadaşlarının, umumi efkârın desteğini kaldırırsan, karşı tarafta bu mücadelenin herhangi bir tesiri ve ehemmiyeti kalır mı? Çok fena yapmışsın” dedim.

Bu hadise konferansın birinci devrine, Lord Curzon’un İngiltere başmurahhası olarak Lozan’da bulunduğu zamana rastlar. Rıza Nur’un ya­nında hemen kâtibimi çağırdım. Lord Curzon’u arayın, acele bir işim var, kendisini göreceğim, dedim. Biraz sonra neticeyi bildirdiler. Lord Curzon beni bekliyormuş. Saatini söylediler. Bir müddet sonra kalktım, Lord Curzon’a gittim.

Lord Curzon, beni büyük bir samimiyet ve neşe ile karşıladı. Daha kapıdan girerken, ne için geldiğimi, ne konuşacağımı bilmeden, “Ooo!” de­di. “Demek bana armağan getirdin.”

Ben hayretle, “Hayrola, ne armağanı? Ben seninle konuşmaya geldim” dedim.

“Bugün benim yaş günüm” diye cevap verdi.

Oturduk, konuşmaya başladık. Aylardan beri uğraşıp duruyoruz, on­dan sonra sen böyle yapıyorsun, dedi. Neden bahsettiğini sordum. Pat­rikhanenin İstanbul’dan kalkması meselesi ortaya döküldü. Lord Curzon şöyle diyordu:

“Patrikhanenin dünya işleri ile uğraşması yoktur. Hiçbir şeye karışma­yacaktır. Karışmamalıdır. Ama İstanbul’dan Patrikhaneyi kaldırıp da bütün Hıristiyan âlemini örseleyecek bir muameleyi neden istiyorsun? İş döndü dolaştı, meselenin mahiyeti anlaşıldı. Ne hükümetinin talimatı var, ne ar­kadaşlarının haberi var. Bu, yalnız senin kendi arzun. Nereden çıkardın böyle bir meseleyi? Sabahleyin kâtibim görüştü, bana bu neticeyi getirdi.”

Ben kendisine, yanlış anlamış, dedim. Nafile uğraşma, tamir ede­mezsin, diye cevap verdi.

Bundan sonra Patrikhane meselesi, işin esasına girmeksizin iki-üç gün içinde hiç ehemmiyet verilmeyen bir mevzu haline geldi ve kapandı. Aradan zaman geçtikten sonra, Mösyö Venizelos ile samimi görüşmelerimiz esnasında o, bana işin bilmediğimiz taraflarını anlattı. Venizelos’un söylediğine göre, Patrikhane meselesinde nihayetine kadar dayandıktan sonra, iş ters bir neticeye kalırsa, onu halletmek için tertipler düşünmüş­ler. Patrikhane İstanbul’dan kalkarsa, Aynaroz’a götüreceklermiş. Mese­leyi bu safhaya kadar düşünmüşler, hazırlanmışlar.

İşte bir macera! Doktor Rıza Nur Bey’in bu hareketini, vazifesindeki iyi niyeti ile çelişme halinde göstermek haksızlık olur. Onda aslında böyle bir istidat yoktur. Bu hadiseyi, böyle şartlar içinde mücadele usullerinin ne kadar güç olduğunu, onun kayıtlarını her an göz önünde bulundurmak­ta gösterilen en ufak bir dikkatsizliğin ne kadar ağır neticeler verebilece­ğini belirtmek için önemli bir misal olarak zikrediyorum. Bir murahhas he­yeti içinde ve umumi bir müzakere esnasında dikkatlerin derli toplu olma­sındaki ehemmiyeti, ders olması için söylüyorum.

 

 

 

TEKRAR KAPİTÜLASYONLAR MESELESİ

 

 

Montagna Formülü

 

Lozan’da, bu ikinci devrede, kapitülasyonlar meselesi bizim karşımı­za tekrar çıkmıştır. Halbuki kapitülasyonlar üzerinde birinci devrede ko­nuşmuşuz, esas olarak bunların ilgası kabul edilmiş. Şimdi yeniden, sanki bu muameleler geçmemiş gibi kapitülasyonlardan dolayı ciddi olarak mü­cadele yapmışızdır. Bu sefer mücadele şöyle oldu: 4 Şubatta konferans­tan ayrıldığımız zaman, kapitülasyonlar inkıta sebeplerinden birisi idi. Ayrıldığımız son âna kadar bana bu konuda teklifler taşınmıştır. Teklifleri getirip götürenler İtalyan murahhasları idi. Hatta Mösyö Bompard, şubat inkıtaında yeni teklifler bulmak için çok çalışmıştır. Nihayet, Montagna formülü adı ile anılan bir hal çaresi bulunmuştu.

Biz, hukukçu ve iktisatçı olmayan vatandaşlar, kapitülasyon belası denilince memleketin yüzyıllardan beri mahkûm edilmiş olduğu mali ve iktisadi kısıtlamaları anlar ve bunları kaldırmanın çok güç olacağını, ada­let sahasındaki kapitülasyonun kaldırılmasının daha kolay olacağını zan­nederdik. Gençliğimden beri kapitülasyonların yalnız iktisadi hükümlerin­den dolayı elimiz kolumuz bağlı bilirdik. İşin içine girdikten sonra anladım ki, asıl ehemmiyet verdikleri, kapitülasyonun adli kısmıdır. Nitekim, mali ve ticari hükümlerden dolayı fazla güçlük çıkarmaksızın kapitülasyonların kalkmasını kabul ettiler. Ama adli kısım üzerinde sonuna kadar direndiler. Şimdi ben, kapitülasyonların adli hükümleri üzerindeki çekişmeleri anla­tıyorum.

Birinci konferansta inkıta tehlikesini önlemek ve zevahiri kurtaracak bir şey yapmış olmak için, bu Montagna teklifi dedikleri teklifi getirdiler. Ben teklifi kabul ettim. Onlar da kabul etmiş göründüler. Belki de imza edeceklerdi. Fakat kapitülasyonlarla ilgili diğer meseleler muallakta bu­lunduğu için, bu adli beyanname imzalanmadan kaldı.

İleri sürülen teklife göre, memleketimizde adli idarenin ıslahı için bir zamana ihtiyaç gösteriliyor ve hiç olmazsa, 5 sene müddetle Türkiye’de hukukçulardan müteşekkil bir müşavir heyetinin bulunması isteniyordu. Bu hukuk müşavirlerinin iştirak edecekleri bir komisyon Türkiye’de adli idarenin, hapishanelerin ıslahına ait projeleri hazırlayacak. Ecnebilerin davalarında daima ecnebi hukuk müşaviri bulunacak. Ecnebiler hakkında celp, tevkif ve ev araştırma emirleri ancak ecnebi hukuk müşavirlerinin tasvibi alındıktan sonra verilebilecek.

Teklife göre, bu yabancı müşavirleri beynelmilel adalet divanı seçe­cekti. Mahkemelerimiz âdeta bunların kontrolü altında bulunacak, haklı görmedikleri kararları, mahkeme kararlarını bozdurmak için Adliye Veki­line itiraz edebileceklerdi. Ben, konferansın inkıta günü olan 4 Şubatta, tek­life cevap verdim. Esas itibariyle geçici bir süre için ecnebi hukukçular­dan müşavir olarak faydalanmayı kabul ettim. Ama bunlar Birinci Dünya Harbi’ne ve İstiklal Harbine iştirak etmemiş devletler tebası arasından se­çilecekler ve Türk memuru olarak çalışacaklardır, dedim. Ecnebi müşavir­ler için düşünülen salahiyetleri tahdit ettim. Müşavirler, mütehassıs ola­rak ve bizim memurumuz sıfatıyla Adliye Vekiline bağlı bir tarzda çalışa­caklardı. Konferansın inkıta yaptığı o hararetli zamanlarda bunlar üzerinde konuştuk, teklifin bazı yerlerine olur dedik, bazı yerlerine olmaz dedik ve böylece, adli bağımsızlığımıza halel getirmeyecek bir formül üzerinde mutabık kalmış olduk.

Montagna formülü üzerinde bu görüşmeler yapıldığı esnada Lord Curzon Lozan’dan hareket etmişti. Fakat Mösyö Poincaré ile görüşmüşler, teklifi üst üste teyit ettiler. Fransızlar İngilizlerle mutabık olarak bu tek­lifi makul karşılamışlar. Biz de kabul edersek, kapitülasyonlar meselesi bu suretle hallolunacaktı. Konferans Kâtibi Umumisi Mösyö Massigli bu ka­naati izhar etti. Ve dolayısıyla Lozan Konferansı kesilmemiştir, ertelenmiştir, dedi. O tarihte Mösyö Moujin bir Fransız memuru olarak Ankara’da bulunuyordu. Mösyö Moujin de, Ankara’da hükümete bir nota vererek, bundan bahsetmiş. Hulasa, 4 Şubat inkıtaında, biz kapitülasyonlar mese­lesini hallolunmuş kabul ederek Türkiye’ye dönmüştük. Nitekim, konfe­ransın tekrar toplanmasına hazırlık olmak üzere Ankara’dan müttefiklere bildirdiğimiz notada, tekliflerimiz arasında bunu hallolunmuş meseleler listesine yazmıştık.

Konferans yeniden başladığı zaman, kapitülasyonlar meselesi tekrar önümüze getirilince, bu mesele hallolunmuştur, diye karşılarına çıktım. Evvelce hallolunmuş meseleler arasında Mösyö Montagna’nın teklifi de vardır ve bu teklif üzerinde mutabık kalmıştık, dedim.

1923 yılı Mayıs ayının ilk haftasında kapitülasyonlar meselesi tekrar görüşülmeye başlandı. Konferansın 4 Şubat inkıtaında üzerinde mutabık kaldığımız Montagna formülü hiç mevcut olmamış gibi, adli usul ortaya getirildi. Montagna formülünde mutabık olduk mu, olmadık mı, bunun üze­rinde uzun münakaşa oldu. İngilizler, o zaman biz hareket etmiştik, orada yoktuk, böyle bir mutabakat bizi bağlamaz, dediler. Bize haber verildiğine göre, Fransızlarla sizin aranızda mutabakat hasıl olmuş, dedim. Böyle bir şey olmadığı hususunda ısrar ediyorlar. Hulasa, İngilizler bu sefer kapi­tülasyonlar için yeni bir adli usul teklif ettiler. Konferansa böyle bir teklif getirdiler, bunu konuşacağız, dediler.

Evvelce konuşulmuş, hallolunmuş bir meseleyi tekrar dinlemem, ko­nuşmam, dedim. İngilizleri, diğer müttefikler desteklemeye başladılar. Mösyö Rumbold, Montagna formülü üzerinde benim, mutabık olduk tar­zındaki beyanlarımı şöyle tavzih etmeye çalıştı:

“4 Şubat günü öğleden sonra Lord Curzon’un yanında yapılan top­lantı, müttefikler ve Türk murahhasları arasındaki son toplantıdır. Bu top­lantıdan çıktıktan sonra ne yapıldıysa, sulhu mümkün kılmak için yapılmış­tır. Sulh olmayınca, tarafeyn vaziyetlerini muhafaza ediyorlar demektir.”

Mösyö Rumbold bunları söyledikten sonra, ben söz aldım ve dedim ki:

“Adli usul üzerinde 4 Şubat akşamı görüştüğümüz metin iki tarafça ittifak edilerek yazılmıştır. Konferansa yeniden başlamanın ilk şartı, ka­rarlaştırılan mutabık kalınan işlere tekrar dönmemektir. Mösyö Mon­tagna tarafından hazırlanıp bize verilen metni kabul etmekle, bu mesele kesin olarak halledilmiştir. Bunun için artık tekrar kapitülasyonlar mev­zuunda konuşulamaz.”

Vaziyet bu kadar açık olduğu halde, Montagna’nın ileri sürdüğü adli usul üzerinde kesin mutabakat olmadığını ısrarla söylüyorlar, bize yapı­lan bu son teklifin, sulha varmak için düşünülmüş ve hususi surette konu­şulmuş, halen muallakta bulunan bir teklif olduğunu iddia ediyorlardı.

 

 

Kapitülasyonlarda Şiddetli Mücadele

 

Mücadele şiddetli oluyor. İngilizlerin getirdikleri yeni teklifi bir defa dinlememi istiyorlar. Ben, dinlemem diye ısrar ediyorum. Bu sefer, komis­yona gitsin diyorlar.

General Pellé araya girdi. Beni ikna etmeye çalışıyorlar. Nihayet İn­gilizlerin yeni teklifini öğrendik. Biraz teehhurla geldi. İngiliz teklifine göre, kapitülasyonlar adli bakımdan yeni bir şekilde yine devam ediyor. Hukuk müşavirleri Türkiye’ye gelecek, ama İstanbul’da ve İzmir’de bulu­narak hâkim gibi vazife görecek. Müşavirler, bir yabancı hakkında herhan­gi bir tetkik ve araştırma yapılacağı zaman, icradan evvel meseleyi bile­cekler ve onların muvafakati alınacak. Böyle bir teklif. Bunun üzerinde uzun boylu konuştuktan sonra, adli usul nihayet bir neticeye bağlandı.

Bütün bu münakaşalar esnasında benim ısrarla üzerinde durdu­ğum husus şu: Mesele, Türkiye’nin hayati menfaatlerine dokunuyor. Bu ileri sürülen teklif, Türkiye’ye diğer milletlerle müsavi bir muamele edile­ceğini sağlıyor mu? Bunu anlatmak istiyorum.

Münakaşalara Amerikan Murahhası Grew de karıştı. General Pellé uzlaştırıcı çabalarında devam ediyor. Esas teklif sahibi Mösyö Montagna beni ikna etmeye çalışıyor. Ben ısrar ediyorum, eğer adli usulde ve her hususta müsavi muamele görmeyeceksek, bunun müzakeresi tamamen faydasızdır. Bu konuşmalar esnasında bir aralık, şöyle dediğimi hatırla­rım:

“Türk murahhas heyetinin adli ıslahatı hedef tutan bir beyanname neşretmesi, Büyük Millet Meclisi Hükümetinin Türkiye’de adli ıslahata gi­rişmeye ne kadar istekli olduğunu gösterir. Ama biz böyle bir ıslahatı ya­bancı bir isteğe boyun eğmek için yapmayacağız. Düşündüğümüz adli ıs­lahata, Türk adliyesinin işleyişine yabancı kimselerin karışma hakkını vermek için niyet etmiş değiliz. Türk murahhas heyetinin imzalayacağı herhangi bir beyanname, bu yolda tamamıyla ihtiyari bir senet olacaktır.”

Kapitülasyonlar müttefiklerin ve bütün büyük devletlerin hassasiyetle üzerinde durdukları başlıca mesele olmuştur. Başından beri, kapitülasyon­lardan vazgeçmek istemediklerini anlıyordum. Daha birinci konferans baş­lamadan Paris’te Mösyö Poincaré ile görüştüğüm zaman bana, başka bir şekil düşüneceğiz, bir intikal devri tanıyacağız, gibi sözler söylemişti. Mösyö Poincaré ile bu konuşmamızı anlattım. Şimdi tekrar etmeyeceğim. Fakat hatırlatma kabilinden söyleyeyim. Mösyö Poincaré ile konuşma­mız bitip ayrıldığımızda, onu görüşlerinde ısrarlı ve kararlı bulmuştum. Mösyö Poincaré’nin âdeti, karar verdiği şeyi, hiç gösteriş iddiasında bu­lunmaksızın, gürültülü bir tavır almaksızın sonuna kadar değiştirmeden ta­kip etmektir ve böyle de yapmıştır. Fakat bu sefer, yani konferansın ikinci devrinde gerek Fransızlar, gerek İtalyanlar kapitülasyonlar meselesinin içine fazla karışmış ve bulaşmış oldukları için yeni bir teklifle gelmeyi İngiltere deruhte etmiş, ötekiler bunu desteklemişlerdir.

 

 

Kapitülasyonlardan Kurtulmak İçin

 

İstiklal Harbinin başlıca amaçlarından biri asırlık kapitülasyon be­lasından memleketi kurtarmak idi. Ve biz Lozan Konferansına giderken, kapitülasyonları kaldırmak için kararlıydık. Şimdiye kadar söylediklerim­den de anlaşılmaktadır ki, Lozan’ın iki devrinde, dokuz ay müddetle adli kapitülasyonların kaldırılması için bütün müttefiklerle mücadele ettik, mu­vaffak olduk. Kapitülasyonların adli hükümlerine müttefiklerin ne kadar önem verdiklerini belirtmek maksadıyla bir küçük hikâye anlatacağım.

Konferans esnasında, özel sohbetlerde, yabancı murahhaslar yakam­dan tutarlar, bana, mahkemelerde bir dava geçirip geçirmediğimi sorar­lardı. Ben hayır cevabını verince onun için adli kapitülasyonların kalk­masında ısrar ettiğimi söylerler, halbuki memleketimizin bir adli yardım devresi geçirmesi gerektiğinin bizim menfaatimiz icabı olduğunu iddia ederlerdi. Ben de cevap olarak, bizim kendi vatandaşlarımızın yargısına razı ve emin olduğumuzu, kim memleketimizde mahkememize düşmek istemiyorsa memleketimize gelmemesini, söylerdim.

Benim kanaatimce, yargıçlık sanatı muhariplik vasfı gibi Türk mille­tinin tabii kabiliyetlerindendir. Mütareke ve işgal sırasında, İstanbul’da hepimizin işleri olurdu ve ailemiz efradı bulunurdu. Bunlar mahkemeye giderlerdi. Aylardan beri maaş almamış, zaruret içindeki hâkimler, bizim ailelerimizi, Kuvayi Milliyeci akrabası diye mahkûm ettirmek için hâkimi tesir altında bulundurmak isteyen şirret davacılara karşı adaleti yerine getirmekte tereddüt etmezlerdi.

Uzun müzakerelerden, münakaşalardan sonra nihayet bir anlaşmaya vardık. Mühim olan, muahede metni içinde kapitülasyonların ilgasına dair olan maddeyi yazmak meselesi idi. Bana yapılan teklifler daima şu tarz­da bir formül oluyordu: Taraflar, kapitülasyonların ilgasında mutabık ol­muşlardır. Hep böyle söylerlerdi. Ben, basit bir şekilde cevap verirdim: Mutabık olmuşlar nedir? İlga edilmiştir. Niçin böyle söylemiyorsunuz? Nihayet bir gün, konferansın nihayetine doğru, maddeleri hazırlayan, ya­zan mütehassıslar benim yerime geldiler, nasıl istiyorsun, diye sordular. “İlga olunmuştur” veya “ilga olunduğunu beyan ederler” tarzında yazıl­sın, dedim. Müspet karşıladılar. Kendilerine sordum:

“Ne oldu, şimdiye kadar böyle yazmıyordunuz?”

Şimdi emir aldık, cevabını verdiler. Usule sığmıyor, asıl usul budur, falan tarzında olan delillerin hepsi, karar verdikten sonra suya düşmüştü. Adli kısım için de zevahiri kurtarmak maksadıyla, muvakkat olarak yaşayacak bir usul bulmuşlardı. Müzakeresini anlattığım bu usul, Montagna formülü, 4 Şubat inkıtaında mutabık kaldığımız şekli ile karara bağ­landı.

Şimdi bu vesile ile söyleyeyim: Lozan Muahedesi yürürlüğe girdikten sonra adli beyannameye uygun olarak biri İsviçreli, biri İsveçli, diğerleri de İspanyalı ve Hollandalı olmak üzere dört hukuk müşavirine vazife verdik. Bunlar memleketimizde beş sene çalıştılar. Bu arada bir sürü adli ıslahat yapıldı. Bu çalışmalara yabancı mütehassıslar hiçbir zaman katılmadılar. Türk adliyesinin işleyişi hakkında kendilerinden birer rapor istenildi. Mü­tehassısların dördü de Türk mahkemelerinin bütün medeni memleketlerde olduğu gibi muntazam çalıştığını, Türk hâkimlerinin vazifelerinin ehli ol­duğunu itiraf etmişlerdir.

İmparatorluğun son zamanlarında ve cumhuriyetten sonra demokra­tik mücadelenin soysuzlaştığı günlerde hâkimlere türlü baskılar yapılmış­tır. Türk hâkimleri bu baskılara karşı koymaya muvaffak olmuşlardır. Gelecek zamanlarda da Türkiye’de adaletin, bu tabiatta hâkimler tarafından sağlanacağından benim zerre kadar şüphem yoktur.

Türk hâkimlerinin istiklal ve itibarını kurtarmak Lozan Antlaşması’nın başlıca bir konusu olmuştur. Bu sonuçtan dolayı memleketimiz, her me­deni memleketin adaleti kadar haysiyet ve itimada kavuşarak vazife gör­müş, ün salmıştır. Bundan sonra da hâkimlerimiz liyakatlarını ve kanun­larımıza desteklerini göstermekte devam edeceklerdir. Buna kuvvetle ina­nıyorum.

 

 

GENEL AF BEYANNAMESİ

 

 

Herkes Gelebilir

 

Lozan’da konferans müzakerelerine mevzu teşkil eden büyük mese­lelerden birisi ekalliyetler meselesi ve affı umumi beyannamesi olmuştur. Affı umumi beyannamesi üzerindeki münakaşa, ikinci devrede de ayrıca devam etmiştir. Müttefikler, affı umumi beyannamesi ile, muharebe esna­sında Türkiye’den çıkmış olan kimselerin, bilhassa ekalliyetlerin tekrar yerlerine dönüp yaşamalarını şart koşuyorlardı. Onların nazarında affı umumi bundan ibaretti. Biz, esas olarak affı umumiye taraftardık. Fakat şartlarımız vardı. İlan edilecek af, hıyaneti teşvik etmemeliydi. Memleket­ten çıkıp gitmiş olanlar gelebilirler. Herkes gelebilir. Ama komitacı, ihti­lalci, fesatçı gibi birtakım fena hareketlerle memleketin emniyetini her su­retle ihlal etmiş olan muzır insanları kabul edemezdik. Bunun için tekrar yurda dönmek isteyecek kimseler hakkında hükümetin izin vermesi la­zımdı. Dışarıdan geleceklerin, memleketin emniyetini ihlal etmeyecek un­surlar olmasını, hükümet tayin etmeliydi. Bizim şartlarımız ve görüşlerimiz böyleydi. Çok münakaşalar oldu.

Mösyö Rumbold bana sordu: Geri gelecek olanlara müsaade için on­lardan ne isteyeceksiniz, dedi. Ben, bunun, gelecek olanlar ile hükümetleri arasında bir münasebet olduğunu ve konferansın salahiyeti içinde bulun­madığını söyledim. Bu husus, yalnız Türk Hükümetini alakadar eder, de­dim.

Affı umuminin ayrıca mütekabiliyet esasına dayanmasını da şart koş­tuk. Bizim memleketimizde milli davaya zararlı faaliyetlerde bulunan ve müttefiklerle işbirliği yapanlar aftan faydalansınlar, ama müttefikler tebalarından olup bize yardım etmiş kimseler de affı umumiden faydalan­malıdır. Bu tezi savunduk.

Affı umumi beyannamesi üzerindeki münakaşalar konferansın son günlerine kadar sürdü. Fransız Başmurahhası General Pellé, Türkiye’den toplu olarak gitmiş kimselerin affı umumi şümulüne girmesini teklif etti. Suriye’de oturan yüz binlerce kişi geri dönsün diyordu. Buna şiddetle karşı çıktım.

Konferansın ikinci dönemine gelirken, Ankara’da bu mevzuda hazır­lanmıştık. Bu ikinci devrede affı umumi beyannamesi ile ilgili projemizde, yeni teklif olarak 150 kişinin aftan istisna edilebileceğini ileri sürmüştük. Münakaşalar çetin oldu. Fakat tekliflerimizi kabul ettirdik.

Affı umumi beyannamesinin ruhu, on seneden beri devam edip gelen birçok meseleyi bir defada hal ve teskin etmek arzusudur. Kuvvetli olan noktası budur. Yalnız bu affı umumiden, vatana karşı vazifelerini ihmal et­miş ve içinde bulundukları suçluluktan kendilerini hiçbir suretle kurtara­mayacak olanlar da faydalanmışlardır. Affı umumi beyannamesinin zayıf tarafı da budur. Fakat bu mahzuru, 150 kişiyi istisna tutarak ve mazinin silinip unutulacağı ümidine bağlanarak göze aldık.

Bundan sonra mali ve iktisadi meseleler, konferansın yeniden inkıtaa uğraması tehlikesi içinde konuşulmuştur. Konferansın nihayetine kadar hallinde güçlük çekilen başlıca ihtilaflı konular olarak Düyunu Umumiye ve kuponlar meselesi ile imtiyazlı şirketleri söyleyebilirim. Bunlar Fransız davası olarak görünüyordu. Her iki mevzuda İtalyanların da ilişiği vardı. İngilizler, müttefikleri desteklemek kabilinden bir tutum içindeydiler. Be­raber görünüyorlardı. Fakat müttefikler arasında mutabakat hasıl olma­dığı anlaşılıyordu. Nitekim, konferansın yeni bir inkıtaa uğramasına İngilizle­rin razı olmadıkları söylenmiştir. Daha evvel anlattığım gibi, benim kon­feransı bir neticeye vardırmak için evvela doğrudan doğruya İngilizleri ilgilendiren meseleleri halletmek tarzındaki usulüm muvaffak olmuştur, denilebilir. Yalnız, buna rağmen İngilizler, konferansın nihayetine kadar müttefiklerinden ayrılmış ve onları feda etmiş bir vaziyette hiçbir zaman görünmemiş ve böyle bir vaziyet olmadığını daima hissettirmeye çalış­mışlardır. Kendi aralarında münakaşaların ne olduğunu sızdırmamışlardır.

İktisadi ve mali meseleler bu hava içinde konuşulmaya başlandı.

 

 

YABANCI ŞİRKETLER VE

KUPONLAR MESELESİ

 

 

Şirketlerin İmtiyazları

 

Yunanistan ile aramızdaki meseleleri hallettikten hemen sonra, konferansta Fransız Başmurahhası General Pellé, imtiyazlar meselesinin görüşülmesine geçildiğini söyledi. İmtiyazlı şirketler üzerindeki görüşme­ler bu suretle başladı. Harp yıllarında Türkiye’deki yabancı sermayeli ve imtiyazlı şirketlerin birtakım zararlara uğradıkları ve bu zararların, bizim tarafımızdan tazminat ödenerek kapatılması fikri ileri sürüldü. General Pellé, şirketlerden bahsederken, “Osmanlı Şirketleri” tabirini kullanmıştı. Ben;

“Bu şirketlere karşı ne bugün için ne yarın için, zarar ve ziyan tazmi­nini taahhüt edemem. Onlar Osmanlı şirketleridir. Ankara’da hükümetimle görüşüyorlar. Eğer bu şirketlerin ecnebi olduklarını kabul edersek, bu takdirde de tazminat meselesi aramızda daha önce halledilmiş bulundu­ğundan, şirketler bir şey isteyemezler” dedim.

Konferansın birinci devrinde şirketlerin durumları bir aralık görüşül­müştü. O zaman, bu meselenin muahede ile ilgisinin olmadığı, şirketlerin Ankara’ya giderek hükümetle meselelerini halletmeleri gerektiği kabul edilmişti. Ve şimdi tekrar şirketler mevzuu görüşülürken, Türkiye’de faali­yette bulunan imtiyazlı şirketlerin mümessilleri, Ankara’da hükümetle mü­zakere halinde idiler. Son günlerde gerek müttefiklerle Türkiye, gerek Türkiye ile Yunanistan arasında harp dolayısıyla tazminat meselesi halle­dilmişti. Taraflar tazminat talebinden vazgeçmiş bulunuyorlardı. Bunları ileri sürerek, şirketler meselesini konferansta görüşemeyeceğimi söyledim.

General Pellé tazminat lafını değiştirerek, şirketlerin imtiyazlarının yeni iktisadi şartlara göre tadil edilmesinden bahsetmeye başladı. Görüş­melerden sonra, meseleye tekrar dönmek üzere maddenin müzakeresi te­hir edildi.

Fransızlar, İtalyanlar ve İngilizler; bunların hepsinin Türkiye’de şir­ketleri vardı. İstanbul Hükümeti bu şirketlere 1914’ten evvel birtakım hak­lar tanımış, imtiyazlar vermiş. Bunları olduğu gibi tanıyacaksınız, yeni ik­tisadi şartlara göre durumlarını daha müsait hale getireceksiniz. İddiaları böyle. Bize kabul ettirmek için uğraşıyorlar. Halbuki, konferans çalışırken şirketlerin mümessilleri Ankara’ya gittiler, hükümetle müzakere ettiler. Bir kısmı anlaştı. Anlaşamayanlar, kendi devletlerinden haklarını müdafaa için sonuna kadar ısrar etmelerini istiyorlardı. İşin tuhaf tarafı, şirketler isimleri bakımından milli şirket, yani Osmanlı şirketi görünüyorlar, ama sermayeleri yabancı.

Müttefik devletler, başta Fransa olmak üzere, şirketlerin haklarını ko­rumak için meseleyi ağır şartlarla üst üste, tekrar tekrar önümüze koyu­yorlar. Şirketlerin imtiyaz müddetleri var. Muharebe zamanında çalışamamışlar. Çalışamadıkları devre, imtiyaz müddetlerinden düşülecek. Muhare­be esnasında zarara, ziyana uğramışlardır. Bunlar tazmin olunacak. İkti­sadi şartlar değişmiştir. Onların imtiyaz mukaveleleri de lehlerine olarak değiştirilecektir. İstekleri bunlar.

Muahedede esas olarak, şirketlerin imtiyaz haklarının devam ede­ceğini ve imtiyazların yeni iktisadi şartlara göre gözden geçirileceğini ka­bul ettik. Sonra muahedeye ek olarak beyanname verdik. Karşılıklı mek­tuplar yazdık. Konferansı inkıtaa uğratmamak için başka bir imkân bula­madığımızdan, asgari ölçüler ve ifadelerle ileride memleketin menfaatine aykırı emrivaki halinde bir taahhüde girişmeden, meseleyi bir neticeye bağladık.

Memleketimizde faal halde bulunan imtiyazlı şirketlerden ayrı, bir de harbi umumi öncesinde imtiyaz mukaveleleri yapılmış, fakat harp dolayı­sıyla faaliyete geçememiş şirketler var. Bunlar, başlıca üç şirketten iba­ret. Bu şirketlerin haklarının mahfuz vaziyette kalması da konferansta mü­nakaşa edilmiştir. Armstrong Whitworth and Company Limited ve Vickers Limited Şirketleri Türkiye’de doklar ve tersaneler yapmak üzere imtiyaz al­mışlar. Bunlardan başka Régie Générale des Chemins de fer adlı Fransız şirketine de Samsun-Sivas demiryolunu yapmak ve işletmek üzere 1914’te imtiyaz verilmiş. Bir protokolle ve mektup teatisi suretiyle bu üç şirkete de hak tanıdık. Taahhüdümüz şundan ibaret: Muahedenin imzasından sonra geçecek beş sene içinde Türk Hükümeti, bu şirketlere vaat edilmiş iş­leri ecnebi sermaye ile yaptırmak isterse, bu şirketleri de niyetinden ha­berdar edecek ve onların diğer yabancı şirketlerle tamamen müsavi ola­rak rekabete girmesini mümkün kılacaktır.

İtalyanların da ümitleri varmış. Söylediğim şirketler için İngiliz Başmurahhası Rumbold’a ve Fransız Başmurahhası General Pellé’ye olduğu gibi İtalyan Başmurahhası Montagna’ya da bu mevzuda bir mektup yazdım ve teyidini aldım. İtalyanlarla ilgili imtiyazlı şirketlere de mukavelelerin yeni iktisadi şartlara intibakı için bir senelik bir hak tanımış oluyorduk.

Şirketler meselesi bu tarzda hallolundu.

 

 

En Sona Kalan Mesele

 

Konferansta takılmış ve halli en sona kalmış bir mesele, kuponlar meselesidir. Düyunu Umumiye denilen Osmanlı borçlarının tasfiyesi, önce bu borcun Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan memleketlerle aramızda taksimi ve sonra da tediye akçesinin tespiti hususlarının halline bağlı idi. O tarihlerde, Düyunu Umumiyenin 70 senelik bir mazisi vardı. İlk istikraz 1854’te yapılmış. 1854’ten 1874’e kadar 20 sene müddetle birçok istikraz olmuş. Birçok mali muamele cereyan etmiş. Borç indirimi yapılmış. Bir kere daha borç indirimi muamelesi olmuş. 1890’dan 1914’e kadar borçlan­manın ikinci safhasıdır. Bütün bu 70 sene içinde, devlet kasasına tak­riben 220 milyon lira kadar bir para girmiş. Ve bu müddet zarfında borç ödemek üzere devlet kasasından 170 milyon lira kadar para çıkmış. Harbi umumi başladığı zaman 140 milyon lira borcumuz varmış. Bu meselenin içine girdiğim zaman, benim edindiğim fikir şu oldu: Borç alan, borçlan­dıktan sonra mütemadiyen verir. Ve aradan 50 yıl geçer, hesaplaşıldığı va­kit, borçlandığı zamanki kadar borcu olduğunu görür. Bilhassa 1854’ten 1874’e kadar yapılan istikrazlarda, 32 kuruş alıp, 100 kuruşa senet verdi­ğimiz olmuştur. 70 senede borçlandığımız 220 milyona karşılık, 170 milyon ödendiği halde yine de 140 milyon borçlu kalışımız, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerek mutlakıyet, gerek meşrutiyet ricalinin mali politikasının ma­hiyetini göstermektedir.

Biz Lozan Konferansının ilk safhasında, evvela Osmanlı İmpara-torluğu’ndan miras kalan bu borcun ne kadarını yükleneceğimizi tespite uğ­raştık. Borcun esası taksim olunamaz diye karşımıza çıktılar. Çok müca­dele ettik. Borcu sermaye üzerinden taksim edelim ve öyle bir usul bula­lım, diye zorladık. Bunun hukuken mümkün olmadığını söylüyorlardı. Niha­yet, tezimizi kabul ettiler. Bu arada, harbi umumi içinde Almanya’ya yap­tığımız borçları, müttefik devletler üzerlerine aldılar. Şimdi konferansın ikinci safhasında, borcun hangi para ile tediye edileceği meselesinde çe­kişiyoruz.

 

 

Borçları Altın Olarak Ödetmek İstiyorlardı

 

Ödeyeceğimiz senelik borç hangi para ile ödenecektir? İhtilaflı nokta bu. Harbi umumiden sonra para değerleri değiştiği için, borcu bize altın olarak ödetmek istiyorlar. Vaktiyle de bu paralar altın olarak verilmiştir, bugün de altın olarak ödenmelidir, diyorlar. Eğer biz bunu kabul edersek, hissemize düşen 91 milyon lira borç 600 milyon olacak. Türkiye’nin böyle bir takati yoktur, tarzında ısrar ettik. Borçların taksimini gösteren listeye hep altın diye yazılmış. Asıl mühim olan diğer bir mesele, hisse senedi sa­hipleri alacakları parayı isterlerse Fransa’da frank olarak, isterlerse İn­giltere’de sterlin olarak alabilirler. O zaman İngiliz lirası altın ile başa baş sayılıyordu. Fransız frangı devalüe olmuştu. Herkes alacağı parayı İngil­tere’den alıyorum diye altın para ile alacaktı. Biz, altın ve altın muadili olan bir para ile tediye yapamayız, diyorduk ve bunda ısrar ediyorduk. Birinci konferans esnasında, siz bu borçları tanıdığınıza dair bir beyanna­me vermeyi kabul etmiştiniz, bunu verecek misiniz, vermeyecek misiniz? Bana hep bunu soruyorlardı. Veririm, ama tediye akçesini altın olarak ka­bul etmediğimi bunun içine yazarım, diyordum. Onlar da bunu kabul etme­ye bizim yetkimiz yoktur, biz hamillerin namına borçların şartlarını gö­rüşmeye, değiştirmeye salahiyetli değiliz, hiçbir hükümetin buna salahiyeti yoktur, diyorlardı.

Mesele konferansta müzakere ediliyor, devletler arasında müzakere­ler yapılıyor ve bizim vazifelendirdiğimiz memurlar, Fransa’da hamillerle görüşmeler yapıyorlardı. Bir aralık, konferans buhranlı bir safhaya girdi. Bir adım ilerleyemiyoruz. Görüşmeler kesildi. Müzakereler ne zaman baş­layacak, belli değil. Böyle bir hava içinde bekliyoruz. General Pellé, Fran­sa’dan talimat gelmedi, diyor. Böylece uzun vakitler geçirmişizdir. Bunlar hepsi, devletler arasında konuşup çare aramak ve Türklere kabul ettirmek için birtakım tedbirler ve tertipler bulmak gayreti etrafında oldu. Ve nihayet bu yüzden tekrar “mise en de mur” dedikleri tertipler düşünüldükten sonra, sulhu tehlikeye koyacak bir usulden sarfınazar etmişlerdir.

Bu çekişme, konferansın nihayetine kadar devam etti. En sonunda tehir ettiler. Biz de beyannameyi vermedik. Bu mesele sulh muahedesinin imzasından bir hafta-on gün evveline kadar bu şekilde sürmüştür. Niha­yet sulh yapabilmek için bunları muahededen çıkarmak, ne lehte, ne aleyhte hiçbir tarafa herhangi bir taahhüt yüklememek gerektiği anlaşıldı. Bunlar sulhtan sonraki meseleler haline sokuldu. Lozan Konferansı bu şartlar altında bitirilmiştir.

 

 

Konferans Neticeye Ulaşıyor

 

Üç komite halinde çalışan konferans bütün işlerini 17 Temmuz akşa­mı bitirmişti. Komitelerin son toplantıları, netice almanın huzuru içinde ve başmurahhasların, konferans çalışmaları ve gelecek hakkında görüşleri­ni belirten konuşmaları ile kapanmıştır. Yapılan konuşmaları bugün hatır­lamakta fayda görürüm. Hulasa olarak bunları nakledeceğim.

Birinci komiteye başkanlık yapan İngiliz Başmurahhası Rumbold, konferansın neticeye ulaşmasından duyduğu memnuniyeti belirttikten son­ra, Türkiye hakkında şu sözleri söylemiştir:

“Bu memnuniyete, vaktiyle İngiltere’nin dostu olmuş olan Türkiye ile sulh haline yeniden girmeyi çok isteyen Britanya İmparatorluğu Hü­kümeti ve halkı da iştirak etmektedir.

Benim kanaatime göre, bir devlet kuvvetli, feyizli ve sağlam olabil­mek için iki şeye riayet etmeli: Hürriyet ve müsamaha prensiplerinden mülhem olmalı. Zamanımızda bir devlet için Çin seddinin arkasına çekilerek, ‘Ben kendi kendime elveririm’ demenin mümkün olmadığını teslim eylemelidir.

Büyük devletler diye anılan devletler, yalnız topraklarının genişliği, ahalisinin çokluğu, kara ve deniz kuvvetlerinin ehemmiyeti ile değil, söy­lediğim prensiplerden istisnasız mülhem olmaları itibariyle de büyüktürler.

Dünyada maddi kuvvetler ve manevi kuvvetler vardır. Bugün içinde bulunduğumuz memleket, İsviçre, küçükse de büyük bir manevi kuvvet teşkil eder. Zannederim ki İsviçre, Türk devletine örnek olabilir.”

Bu kabil konuşmalar her üç komitede de oldu. General Pellé, Amerika Başmurahhası Grew, Montagna, Romanya Murahhası Diyamandi, herkes kendi görüşlerini belirtti.

Konferansın nihayete ermesi vesilesiyle ben de aşağıdaki konuşmayı yaptım:

“Lozan Konferansının, açılış oturmasını kurduğu günden beri hemen hemen dokuz ay geçti. Konuşmalar, temsil edilen devletler arasında müsavilik prensibi dairesinde yürütüldü. Bu konuşmaların mutlu sonu, bu prensipten mülhem olan müzakerelerin vardığı feyizli neticenin parlak de­lilidir. Türk murahhasları, memleket ve milletlerinin, medeni bütün mem­leket ve milletlerin istifade ettiği tam ve mutlak istiklale layık olduğunu her vesile ile söylemekten geri kalmadı. Sulh muahedesini, bu prensipler­den mülhem olan duygu ile imzalayacağız. Burada temsil edilen devletle­rin, bunu samimi bir sulh arzusu ile tatbik etmek isteyeceklerinden şüphe­miz yoktur.

Britanya heyetine samimi teşekkürlerimi ifade etmeyi iltizam ederim, iki memleketin eski dostluğunu hatırlamak lütfunda bulunulmuştur. Bu, bizim için büyük mahzuziyeti muciptir. Eski dostluğa ait his ve hatıralar, Türk milletinde çok zindedir ve süreklidir.

Türkiye ile Fransa arasında asırlarca müddet mevcut olmuş ihlas dolu münasebetleri hatırlatan Fransa heyetine dahi teşekkür eylemeyi il­tizam eylerim. Bu dostluğun hatıralarını münasebetlerimizde daima mu­hafaza ettik.

Türk milletinin İtalyan milletiyle münasebetleri daima büyük dostluk ve muhalesat duygularından mülhemdir.

Değerli yardımlarından ötürü, bütün murahhas heyetlere de teşekkür ederiz.

Konferansın reisleri tarafından sarf edilen takdire değer emeklerin hatırasını, daima saygı ile anacağız. Münakaşalarımız sırasında çıkan güç meseleleri halletmek yollarını araştırmaktan geri durmayan mütehassıslarla, hukuk müşavirlerine ve konferans umumi kâtipliğine de teşekkür ederiz.

Dokuz aydan beri bize en geniş ve en nazik misafirperverliği göster­miş olan İsviçre Cumhuriyetine, Vaud kantonuna ve Lozan şehrine min­netlerimi ifade ile sözlerimi bitiririm.”

 

 

ANTLAŞMANIN İMZALANDIĞI GÜN

 

 

Lozan Günleri Hemen Hemen 9 Ay Sürdü

 

Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923 günü imza edilmiştir. İmza tören­leri medeni ölçüde ve Türkiye için şerefli bir şekilde tertip edilmiş, netice­lenmiştir (bkz. Ek: 8).

Hemen hemen dokuz ay süren Lozan görüşmeleri esnasında en çok sıkıldığım günün, 4 Şubatta konferansın kesildiği gün olduğunu söylemiş­tim. Müzakerelerin kesildiği ve bundan sonra münasebetlerin ne şekilde gelişeceğinin henüz belli olmadığı devir, benim için ıstırap verici bir zaman olmuştu. Türkiye on-on beş seneden beri fasılasız harp içinde geçen ha­yatını zafere bağlamıştı. Bunun bir sulh ile neticelenmesi bizim için en ha­yati mesele idi. Sulh müzakerelerini neticeye vardırmak için büyük çaba göstermiş, uğraşmış ve çalışmış bulunduğumdan, kesilmeyi üzüntü ile kar­şılamıştım. Buna karşılık, bütün güçlükler yenilerek, yalnız başımıza, bü­tün devletler karşımızda olduğu halde bir üniversite salonunda muahedeyi imzaladığım gün, en çok memnun olduğum gündür. O gün, orada, muahe­de metinlerini önüme getirdiler. Kâtibi Umumi Mösyö Massigli imzalana­cak vesikaları birer birer önüme uzatıyordu. Ben de her birine bakıyor, sonra imza ediyordum. İmza edeceğim ilk vesikayı elime aldığım zaman, görüştüklerimize uygunluğunu kontrol için baştan aşağı okuyacakmışım gibi bir gözden geçirmeye koyuldum. Benim bu hareketim, karşıda bir te­sir yarattı. Gülerek, şaka havasında, bana tariz ediyorlardı:

“Dokuz ay uğraştıktan sonra galiba yine baştan başlayacağız, başı­mıza iş çıkaracak” diye şaka ediyorlardı.

Bu hava içinde muahedenin kendisini, bütün eklerini imzaladım.

 

 

Türkiye Siyasi Bir İmtihan Verdi

 

İstiklal Harbinin askeri safhası bittikten sonra, siyasi mücadele saf­hası başlamıştır. Bunun ilk adımı Mudanya Mütarekesidir. Mudanya Mü­tarekesi günlerinde, karşımızdaki devletlerle memleketimiz arasında de­rin bir emniyetsizlik havası vardı. Uzun senelerin hadiseleri, herhangi bir siyasi temas için büyük bir emniyetsizlik vücuda getirmişti. Karşılıklı ola­rak, birbirinin, herhangi bir sözüne ve imzasına karşı duyulan bu emniyetsizlik nasıl kaldırılabilecekti? Ve bu mücadele nihayet bulacak mıydı? Ge­rek Avrupa’da, gerek bizim memleketimizde siyasi bir teması faydasız gören ve bu yola hiç başvurmadan askeri harekâtı nihayetine kadar yü­rütmek isteyen müfritler vardı. Fakat biz düşündük ki, askeri hareket dur­duktan sonra milletlerle siyasi temasa girmek ve siyasi anlaşmalar imza etmek mümkündür. Böylece, evvela Mudanya Mütarekenamesi imzalan­dı. Bunu bir hata sayanlar, görüşlerini hâlâ muhafaza ediyorlardı. Mudan­ya Mütarekenamesini yapmayarak, askeri harekâta devam etmek suretiy­le elde edebileceğimizi, şimdi anlaşıldı ki, bir damla kan akıtmaksızın ve bir taşı yerinden oynatmaksızın tamamen elde etmiş bulunuyoruz.

Mudanya Mütarekesinden sonra Lozan Konferansı, mıilletimizin Avrupa ortasında davet olunduğu büyük bir imtihandır. Türkiye, medeni âlem ortasında, davasını açık ve kesin olarak izah ve müdafaa ede­cek medeni ve siyasi bir seviyede midir? Acaba ortadaki manzara Anado­lu dağlarında şu veya bu tesadüfün veya Türkiye’ye hasım devletler ta­rafından işlenen şu veya bu hatanın tesadüfi neticesi midir? Yoksa bir milletin belli bir hedefe doğru giriştiği şuurlu bir mücadele midir? Lozan imtihanında, işte bu suallerin cevabı verilmiştir.

 

 

İMZA İÇİN TALİMAT BEKLİYORDUK

 

 

Istırap Verici Bir Bekleyiş

 

Konferans müzakerelerinin bitmesi ile imza günü arasında geçen za­man benim için çok üzücü olmuştur. Muahede müzakereleri bitip, imza günü kararlaştırıldıktan sonra vaziyeti Ankara’ya bildirdik. Ankara, mü­zakere hitam bulmuştur, yakında imza merasimi yapılacaktır, diye resmi bir tebliğ neşretti. Şimdi hükümetten muahedeyi imzalamamız için talimat bekliyoruz. Beklediğimiz talimat bir türlü gelmiyor. Bu esnada hükümetle aramızda, o kadar emekten ve beraber çalıştıktan sonra çok üzüntü verici bir muhabere safhası açıldı. Bu bir talihsizliktir. Biz hükümete neticeleri söyledikten sonra, sıra imzaya gelmiştir. Buna cevap bekliyoruz. Müzake­reler bitti, imza ediniz diye cevap vereceklerini ümit ediyoruz. Bu cevabı beklerken ateş üzerindeyiz ve hükümetten bir türlü cevap alamıyoruz. Za­man ilerliyor. Birkaç gün sonra muahedenin imzası takarrür etmiş, imza­ya gideceğiz. Fakat muahedeyi imza etmeye salahiyetimiz olup olmadığı hakkında henüz kendi hükümetimizden bir tebliğ almamış durumda bulu­nuyoruz. Bu hal, vazife irtibatı olarak çok üzüntü verici bir hadise olduğu gibi, insan olarak da sinirleri her türlü hadisenin üstünde yorup yıpratacak bir tesir yapmaktaydı. İşin bu safhası üzerinde aramızda muhabereler geçti. Bu hadiseler, artık her tarafından, Atatürk’ün nutukları ile ondan sonraki hadiselerle, dedikodularla söylenmiş, anlatılmış meselelerdir. Bun­lar üzerinde durmayacağım. Zamanla bütün bu kırgınlıklar ve çekişmeler her türlü tesirini kaybetmiş ve gerek hükümet erkânıyla gerek hükümet­ten ayrılan arkadaşlarla zaman içinde tekrar beraber çalışmak, hayatları­mızı iyi münasebetlerle tamamlamak imkânı hasıl olmuştur.

Düşman karşısında bulunan bir kumandan ile veyahut siyasi konfe­ranstaki murahhas heyeti ile kendi hükümeti arasında vakit vakit müna­kaşaların, çekişmelerin çıkması, daima olağan şeylerdir. İmzadan önce hükümet ile aramızda bu mahiyette bir hadise geçmiştir. Ama kırgınlık yapacak bir safha hiçbir zaman hasıl olmamıştı. Bu son safhada, gerçi böyle bir istidat gösteren işaretler görüldü, ama bunları zaman tasfiye etti.

 

 

Mustafa Kemal Paşa’nın Telgrafı

 

Böyle ıstırap verici bir bekleyişten sonra, doğrudan doğruya, Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’dan muahedeyi imza etmekliğimiz hakkında telgraf aldık (bkz. Ek: 9).

İmza töreni özel bir dikkatle hazırlanmıştı. İsviçre Hükümetinin ter­tibi ile geniş bir toplantı yapıldı. Her taraf davetlilerle dolmuştu. Türkiye murahhas heyeti, bütün heyetlerin arasında bir dikkat ve itibarın hedefi olmuştu. Lozan Muahedesini imza etmeye çok neşeyle gelmiştik. Halk bize ilgi gösteriyordu. Türk murahhas heyetini gösterişsiz, gürültüsüz, sem­patik bir hava kaplamıştı. Uzun bir mücadeleden sonra, herkes için aynı nispetler ve aynı zahmetlerle olmasa bile büyük emekler, büyük endişeler ve ıstıraplar içinde bir mücadeleyi bitirmiş olmak zevki ve iç huzuru, mu­rahhaslarımızın ve müşavirlerimizin yüzünden okunuyordu.

İmza merasimi, İsviçre Cumhurbaşkanının güzel bir konuşması ile sona ermiştir (bkz. Ek: 10).

 

 

ANTLAŞMA İMZALANDIKTAN SONRA

AMERİKA İLE MÜZAKERELER BAŞLADI

 

 

Amerika Müşahit Devletti

 

Lozan’da müzakerelerin sona ermesi ve imza töreni anlattığım gibi oldu. Bu esnada dikkati çeken bir husus şudur: Amerikalılar ile biz, yeni bir müzakereye girişmiştik, bunu bitirmeye çalışıyorduk. Amerika, Lozan Konferansında müşahit olarak bulunduğu için, Lozan Muahedesini imza eden devletler arasında değildi.

Lozan Muahedesi gibi Amerika ile de bir muahede imzalayarak, iki memleket arasında tabii münasebetler kurulmasını temin edecektik. Böyle bir muahede için Amerikalılar arzu gösterdiler. Hükümetten izin aldım ve görüşmelere başladık. Amerikalılar, bütün Lozan müzakereleri esnasında sulh yapılması için yardımcı oldular, fakat kapitülasyonlar üzerinde kuvvetli devletlerin asırlardan beri takip ettikleri politikada müttefikleri engellemediler, desteklediler. Ne vakit kapitülasyonlardan bahis açılırsa, ne vakit iktisadi imtiyazlardan bahsolunulursa, Amerikalılar açık kapı politikasının taraftarı olduklarını, Amerika tebaasının bulunduğu her yere donanmaları ile gitmek hakkını muhafaza ettiklerini söylerlerdi. Bu görüşlerini her vesile ile belli etmişlerdir. Müşahit olarak görüşlerini teyit ederlerken ve Amerika’nın cihan politikasını söylerlerken, Türklere karşı yardımcı olmayı ve sempatik görünmeyi ihmal etmemişlerdir. Bunu bir politika olarak mümkün olan ölçüde takip etmişlerdir. Lozan’da Amerikalılarla muahede müzakerelerine bu hava içinde yeniden başladık. Karşıda, bilahare bize sefir olarak gelen Mr. Grew vardı. Kendisine, elde hazır bir muahede var, bu muahedede kabul edilmiş olan umumi hükümlerden hiçbirisini Amerikalılardan esirgeyecek değiliz, dedim. Müzakelere biraz ilerledi, fakat geldi, kapitülasyonlar maddesinde düğümlendi. Türkiye, içinde kapitülasyonlar olmayan bir memlekettir, bunu kabul edeceksiniz, dedik. Peki, teklifiniz nedir, dediler. Teklifimiz, müttefiklerle Lozan Muahedesinde kabul ettiğimiz kapitülasyonlar maddesini aynen Amerika muahedesine de koymaktı. Mr. Grew, kabul etti. Talimat almak üzere vaziyeti Amerikan hariciyesine yazdı.

 

 

Amerikalılarla da Anlaştık

 

 

Mr. Grew, hükümetinden aldığı cevabı bana getirdi. O zaman, hariciye vekilleri Amerika’da şöhret yapmış bir hukukşinas sayılıyordu. Kapitü­lasyonlar onun ihtisasına giren bir meseledir. Aldığı cevap üzerine Ame­rikan murahhası, müttefiklere kabul ettirdiğiniz maddeyi biz kabul edeme­yiz, dedi. Hükümetinde, müttefiklerin hata etmiş oldukları kanaati varmış. Bunun üzerine ben, peki güzel, dedim. Müttefiklerle uzun boylu konuşarak yaptığımız maddeyi kabul etmiyorsunuz, size ikinci bir teklifim var, diyerek müzakereleri bir neticeye vardırmak istedim.

Lozan Konferansına gelirken Ankara’dan müttefiklere kapitülasyon­larla ilgili olarak getirdiğimiz teklifi Amerikan murahhasına verdim. Ke­lime farklarının ne olduğunu şimdi tasrih edemeyeceğim, bunu teklif et­tim. Ve dedim ki: Onlarla uzun boylu müzakere ettikten sonra, mütte­fiklerin kendi muvaffakıyetleri sayarak imzaladıkları maddede aldandıklarını kabul ediyorsunuz. O halde, bizim Ankara’dan getirip müttefiklere ilk yaptığımız bu teklif üzerinde duralım.

Bir defa Amerika’ya yazayım, dedi. Oradan müspet cevap geldi. Bu bize daha elverişlidir dediler. Bizim teklifimizi kabul ettiler. Kapitülasyon­lar maddesini Amerika ile yaptığımız muahedede böyle bağladık. Sonra, bu muahede Amerika senatosundan geçmedi. Amerika senatosu yine bu maddeye takıldı. Her iki teklifin de Amerika için faydalı olmadığı görüşü ile Amerika senatosu muahedeyi reddetti. Ancak birkaç sene sonra, Ame­rika ile münasebetlerimizi tanzim eden yeni muahedeler yapılarak, müna­sebetlerimiz kurulmuş ve geliştirilmiştir.

Müzakerelerin ve devletlerin hukuk müşavirlerinin anlayışları çok de­ğişiktir. Onların ağına düştükten sonra, kim daha akıllıdır ve daha çok isabet göstermeye muktedirdir, bunun ne kadar takdire bağlı olduğunu canlandırmak için bu misalleri zikrediyorum.

 

 

Türkiye’ye Dönüş

 

Lozan Muahedesi imzalandıktan sonra, Amerika muahedesi için bir­kaç gün orada kaldım. Nihayet Atatürk vakit geçirmeden avdet etmemizi emretti. Acele ettik. 6 Ağustosta Amerika muahedesini imza eder etmez, trenle İstanbul’a hareket ettim. İstanbul’da vatandaşlar bizi büyük bir sevgi ile kabul ettiler. İstanbul’da henüz halife vardı. Orada beni halife namına da karşıladılar. Ve görüşmek arzusunda olduğunu söylediler. Geldim, acele Ankara’ya gidiyorum, Büyük Millet Meclisi karşısına çıkmadan evvel hiç­bir kimse ile görüşmem mümkün değildir, diyerek siyasi temaslar yapmak­sızın yoluma devam ettim ve Ankara’ya vardım.

Ankara’da bizi karşıladılar. Mustafa Kemal Paşa da karşılayanlar ara­sındaydı. Rauf Bey yoktu. O gitmiş. Atatürk nutkunda yazdığına göre, Rauf Bey’le görüşmüş, ortaya yeni bir mesele koymuşlar: Bundan sonra kimler Atatürk ile beraber çalışacak? Atatürk’ün “apôtre”ları kimler olacak? Bu­nun üzerine münakaşa açmışlar. Daha evvel bu münakaşaların hiçbirin­den ne bilgim, ne bir temasım yoktur. Geldim, onları bu vaziyette buldum. Yalnız son hadiselerin teessürü de henüz üzerimden tamamen kalkma­mıştı. Bunları yenmeye çalışıyordum. Mümkün olduğu kadar haksızlık et­memeye dikkat ediyordum.

 

 

ANTLAŞMAYI DİĞER DEVLETLERİN

ONAYLAMASI GECİKMİŞTİ

 

 

Muahedenin Tahlili

 

Lozan Muahedesinin yürürlüğe girip hüküm ifade etmesi, muahedenin ilgili maddesine göre devletlerin meclislerince tasdikine bağlanmıştı. Bu maddede muahedenin mümkün olduğu kadar kısa bir müddet içinde tasdik edileceğine dair bir temenni bulunmuyordu. Tasdiknameler Paris’te top­lanacak ve orada saklanacaktı. Muahedenin yürürlüğe girişini tanzim eden maddede İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’dan üçünün tasdiki ile bunlar arasında yürürlük keyfiyetinin tamamlanmış olacağı tespit edil­mişti. Şimdi mühim olan, Türkiye’nin bir an önce tasdik etmesidir. Çünkü İstanbul’un ve Boğazların tahliyesi hakkındaki anlaşma, tasdikten sonra yürürlüğe girecekti. Musul ihtilafının halli için tespit olunan zaman da muahedenin tasdik tarihinden başlıyordu. Bu bakımdan, biz muahedeyi ne kadar erken tasdik edersek, o kadar lehimize olacaktı.

Tarih gerçeği olarak bir noktayı, Lozan Muahedesinin bir tahlilini zik­retmem lazımdır. Lozan Muahedesi imza edildiği ve tasdik için Büyük Millet Meclisi’nde az bir müddet münakaşa edildikten sonra, aynı sene içinde 1923’te tasdik edildi. Bunun önemli bir netice olduğu ve büyük öl­çüde Türk arzularını. Türk taleplerini sağladığı birden kavranmamıştır. Lozan Muahedesi, bu ilk zamanlarda, memleket içinde gereği gibi kavra­nıp, önemli bir vesika olarak değerlendirilememiştir. Bunun yürürlüğe gir­mesi için, bizim tasdikimizden sonra imza eden devletlerin çoğunluğunun da tasdik etmiş olması lazımdı. Diğer devletler muahedenin tasdik edile­rek yürürlüğe girmesi için acele etmemişlerdir. Bizden sonra, muahedenin tasdiki üzerindeki münakaşalar onlar içinde başlamıştır. Bu devletlerin söz sahibi, rey sahibi birtakım politikacılarına göre, Lozan’da Türkiye’ye karşı lüzumsuz fedakârlıklar yapılmıştır. Bu kadarı yapılmadan eski vazi­yet muhafaza edilebilirdi. Kendi aralarında bunun münakaşası yapılmış­tır. Ayrıca, muahedeyi tasdik için acele etmemişlerdir. Türk milli hayatın­da ne gibi tepkiler olacağının, reformların nasıl hazmedilebileceğinin bilin­mesi için beklemek lazımdır, zihniyeti hâkim olmuştur.

 

 

Muahede Bir Sene Sonra Yürürlüğe Girdi

 

Muahede diğer devletler tarafından tasdik edilip, meriyete girinceye kadar 9-10 ay kadar bir zaman geçmiştir. Bu süre içinde, muahede­nin tasdik edilmeyişinden, memlekette büyük bir memnuniyetsizlik ve en­dişe duyulmuştur. Biz 1923 Ağustosu içinde muahedeyi tasdik ettik. Mua­hedenin meriyete girmesi, takriben bir seneye yakın bir teehhurla, 1924’te mümkün oldu. Diğer devletlerin muahedeyi tasdikte gecikmeleri, memle­kette herkesin dikkatini, merakını ve endişesini celbettikten sonradır ki, muahede tasdik edilince, meydana gelen eserin kötüleyip atılacak bir ya­rım netice olmadığı anlaşılabilmiştir. Ancak o zaman, yapılan çalışmaların ve meydana gelen eserin önemli bir netice olduğu hissolunmuş ve kabul edilmiştir.

 

 

Antlaşmanın Bazı Hükümleri Tenkide Uğradı

 

Lozan Muahedesinin tasdiki için Büyük Millet Meclisi’nde, hükümet­çe sevk edilen kanun tasarıları ağustos ayında müzakere edilmiştir. Ge­rek bu müzakereler esnasında Meclis içinde, gerek daha sonra Meclis dışında, Lozan Muahedesinin bazı hükümleri tenkitlere uğradı. Şimdiye kadar Lozan’ın bir olumlu eser mi, yoksa bir kaybedilmiş netice mi oldu­ğunun kamuoyunda enine boyuna görüşüldüğü zamanlar geçirdik. Fakat şimdi soğukkanlılıkla Lozan Antlaşmasından, milletimizin bu eserinden takdirle ve saygıyla bahsetmek mümkündür.

Evvela, Lozan Muahedesinin bir karakterini belirtmek lazımdır. Muahedename, pek çok meseleleri kesin kararlar olarak tamamıyla hallettik­ten sonra, uzun müzakerelerde çözülmemiş bazı meseleleri birtakım ge­çici kayıtlara bağlamıştır.

Şimdi Lozan Muahedesinin geniş bir muhasebesini yapacağım.

Lozan Muahedesi, milli devletin hudutlarını azami imkânda kurtara­rak vücuda getirmiştir. Azami imkânda diyorum, çünkü bir memleketin hudutları fiilen kurulmadıkça, yalnız müzakere ile temin olunamaz. Batı­dan, doğu hududuna kadar hudutlarımız, bütün memleketin işgalinden sonra önce kendi çabamızla ve silah kuvveti ile fiilen kurulmuştu. Bunun özelliği, milli bir devletin hudutları olmasıdır. İlk günden beri milli bir dev­letin hudutları talebi ile ortaya çıkmamız, bizi memleket bütünlüğü ve hu­dutlar meselesinde manen ve maddeten kuvvetlendirmiştir.

 

 

Trakya’yı Müzakere Yolu ile Kurtardık

 

Arap memleketleri ile irtibatımızı kestiğimizi kendi ihtiyarımızla ilan ettikten sonra, Türk hudutlarını kurmak için sonuna kadar ısrar etmemizi, dünyada hiçbir vicdanlı insan haksız bulmamıştır. Bizim kuvvetli tarafımız, haklı taleplerle müzakerelere girişmemizdendir. Bu sayede, fiilen te­sis olunmadığı halde, Lozan’da temin ettiğimiz bir müstesna başarı vardır. O da Trakya’dır. Askeri seferlerin kaçınılmaz neticesi olarak ilkönce temin etmek fırsatı varken, İstanbul’u ve Trakya’yı silahla işgal etmedi­ğimiz halde müzakere yolu ile netice almışızdır. Böyle bir başarı, Milli Mücadeleye nasip olmuştur. Garbi Trakya’yı ihtiyarımız ve rızamızla da­ha evvelki muahedelerle kaybetmiştik. Buna rağmen Lozan’da Trakya hudutları azami ölçüde elde edilmiştir. Bundan daha fazla memleketi hu­dutlarımız içine katabilmemiz ne tarihte misali olan bir hadisedir, ne de bizim askeri ve siyasi vaziyetimize göre hayal edilecek bir neticedir. Unutmamak lazımdır ki, Lozan Muahedesini, müttefiklerimizle beraber Bü­yük Cihan Harbi’ni kaybettikten ve bu kayıp neticesinde bir işgale uğra­yıp her türlü ümidini müttefiklerin insafına teslim etmiş bir hükümet ha­line geldikten sonra temin edebilmişizdir.

 

 

Birtakım Eksiklikler Olmuştur

 

Lozan’da, uzun müzakereler esnasında tabiatıyla birtakım eksiklik­ler hasıl olmuştur. Bu eksikliklerin başında, tabii Boğazların açık olması ve en nazik geçitlerimizin tahkim edilmek hakkından yoksun bırakılması­dır. Boğazların gayri askeri hale sokulmasından bahsediyorum. Bu, bir açık nokta idi. Bunu zamanla tamir etmek, devletin ondan sonraki kud­retine ve çalışmasına kalmıştı. Gerçekten, Boğazların gayri askerlikten kurtulması, 13 sene sonra sağlanabildi. 1936’da Montrö Mukavelesi yapı­larak, Boğazlar tamamiyle Türk hâkimiyetine terk edilmiş ve müdafaanın bütünlüğü kayıtlarına sahip olunmuştur.

Lozan Muahedesi meydana getirildiği zaman, Ruslarla münasebet­lerimizin ne olacağı endişesinden bahsedilmiştir. Bu muahededen dolayı Boğazların açılması sebebiyle, Ruslarla münasebetimizin bozulduğu, bo­zulacağı endişeleri tahakkuk etmemiştir. Aksine, Lozan’da Çiçerin ile be­nim konuştuğum gibi, aramızdaki dostluk münasebetleri devam ederse Boğazların açık bulunmasından kendilerine büyük bir tehlike gelmesi ih­timali yoktu. Ancak bir an evvel sulh yapmak, bir ihtiyaç, bir mecburiyet olarak görünüyordu. Muahededen sonraki devir içinde, benim bu görüşüm teyit olunmuştur. 1925’te Ruslarla uzun süren tarafsızlık ve saldırmazlık muahedesi imza edilmiştir. Bu muahede de Lozan Muahedesi gibi, İkinci Cihan Harbi’ni geçirmiş ve memleketi bu harpten selametle kurtarmıştır.

 

 

Araplar Aleyhimize Çalışmışlardı

 

Lozan Muahedesinin, hudutlarla ilgili olarak kesin neticeye bağlamayıp, Boğazlar rejimi gibi tamirini ileriye bıraktığı diğer bir mesele, Hatay’dır. Hatay’ın geleceği bu muahedede özel bir idare vaadiyle geriye bırakılmıştır.

Misakı Milli’de Arap memleketleri ile irtibatımızı kestiğimizi ilan etmiş olduğumuz halde bile Türkler, kendilerinden ayrılmış olan Arap memle­ketlerinin manda adı altında, başka devletlerin himayesine konulmasını akden kabul etmemişlerdir. Yani bir manda usulünü muahede ile kabul etmiş değiliz. Bizden ayrılan memleketlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini istemişizdir. Buna karşılık, bizden ayrılmış ve ayrılmakta olan Arap memleketlerinin temsilcileri, Lozan müzakereleri esnasında lehimize değil, aleyhimize çalışmışlardır Tarihi gerçek budur. Arap he­yetleri, Lozan’da kendi isteklerini müttefiklerle temas ederek, konuşarak istiyorlardı. Müttefikler taleplerini kabul etmeyince, “Bize de Türkler gibi muamele ediyorlar” diye şikâyet ediyorlardı.

Nihayet bu Arap heyetleri, Lozan’da bana müracaat ettiler.

 

 

Araplara Karşı Vicdan Rahatlığı ile Konferanstan Çıktık

 

Kendi kaderlerini kendilerine gönül rızası ile bıraktığımız Araplar, memleketleri içinde bulunan yabancı devletlere karşı daha çok haklarla teçhiz edilmek için bizden yardım istiyorlardı. Onları iyi karşıladım, gö­rüştüm. Kendilerine karşı vazife dolayısıyla muahede esnasında hiç ku­sur etmediğimizi söyledim. Çünkü bizden ayrılmış olan bu memleketler Cihan Harbi içinde de müttefiklerle ittifak etmişlerdi. Yani, bizim muha­rebe ettiğimiz devletlerle ittifak etmişlerdi. Onlarla beraber olarak, Os­manlı İmparatorluğu’na karşı her vasıta ile mücadeleye girişmişlerdi. Bunları anlattım. Sizin haklarınızı tanıdık, size karşı hiçbir kırgınlıkla ay­rılmıyoruz, bahtiyar olmanızı isteriz, dedim. Ve kendilerine şunları söyle­dim:

“Siz bizden elimizde olmayan şeyleri istiyorsunuz. Sizin haklarınızı fazlasıyla korumak için bundan başka çaba göstermek maddeten müm­kün değildir. Bilmiyorum, hanginiz söyledi, neydi o söz? Bize Türkler gibi muamele ediyorsunuz demeye, size ne kadar fena muamele etseler, bi­zim müşkül zamanımızda müttefikleri haklı gören bir eda ile konuşmaya nasıl razı oldunuz?”

Bu olumsuz ve yakışıksız tutumlarından dolayı orada bulunanlar bir­birlerini yermişler, tenkit etmişlerdir. Ben yapmadım, filan yaptı. O değil, falan yaptı, tarzında münakaşalar benim önümde cereyan etmiştir. Demek istiyorum ki, bizden ayrılan memleketlere karşı muahede müzakereleri esnasında, onların hayati menfaatlerini ihlal edecek bir kayıt kabul etme­dik. Büyük bir imparatorluğun parçalanması karşısında bütün dünyaya karşı, yalnız kendi kuvveti ile uğraşmaya mecbur kalan Türkiye daha başka bir vaziyet alamazdı. Bu bakımdan, bilhassa Araplara karşı Lozan’dan vicdan rahatlığı ile çıkmışızdır. En dar zamanlarda, hatta kendilerin­den müşkülat gördüğümüz zamanlarda bile, selametlerini temenni etmek­ten başka bir gaye takip etmedik.

Irak hududunun tespiti, birçok münakaşalar yapıldığı halde mümkün olamadı. Bu yüzden konferansı ve sulhu tehlikeye sokamazdık. Türk-Irak hududunun 9 ay zarfında İngiltere ile Türkiye arasında yapılacak dostça müzakerelerle halline karar kılındı. Bir defa, Lozan Muahedenamesinin neticelenmesi üzerine, birçok memleket ile aramızda husumetin nihayet bulması ve dostluk münasebetinin kurulması sağlanmış oluyordu. Bundan sonra, İngiltere ile karşı karşıya kalarak Irak hududunun tespiti için uğ­raşmak, bizi hiç değilse bir harp tehlikesinden uzak bulunduracaktı.

 

 

Azınlıklar Yüzünden Çok Sıkıntı Çektik

 

Hudutlar meselesinden sonra, diğer meselelere geliyorum. Bunlar­dan biri ekalliyetler mevzuudur. Ekalliyetler mevzuunda Lozan’da büyük baskılara maruz kaldık. Cihan Harbi içinde bütün dünyaya karşı padişah hükümetinin yardımı ile haksız iftiralara uğradık. Padişah hükümeti, mil­lete tevcih edilen suçları kabul edip birtakım insanlara yükleyerek, mem­leketi bu suçların bahanesi altında hazırlanan suikastlere karşı koruyabileceğini zannetmiştir. Karşımızda bulunan galipler, suçları bir defa mem­lekete yükledikten sonra, onu yapanların adlarına ehemmiyet vermeksi­zin cezayı tabiatıyla millete yükleyeceklerdi. Bu sebeple biz, Lozan’da ekalliyetler meselesinden dolayı büyük sıkıntılar çekmişizdir.

İmtiyazlarla ilgili müzakerelerde, memleketimizin nüfuz mıntıkalarına ayrıldığını açıktan gösteren kayıtlar, teklifler reddedile edile nihayet, o mıntıkalarda devlet eli ile bir kalkınma yapılamaz ve yabancı sermayeye müracaat etmek icap ederse, vaktiyle kendilerine imtiyaz verilmiş veya vaat edilmiş olan şirketlerin de ihalelere davet edileceği hususu kabul edilmiştir. Bu meseledeki taahhüdümüz, Fransa ve İngiltere için beş sene, İtalya için bir sene müddete bağlanmıştır.

Adli beyanname ile, beş sene müddetle devletin adli ıslahatına yar­dımcı olmak şekli altında yabancı hukuk müşavirleri kullanmamız muahe­deye sokulmuştur. Yine diğer bir beyanname ile sıhhi meselelerde, fikirle­rinden istifade edilmek ve ıslahat işlerine yardımcı olmak şekli altında üç yabancı doktorun devlet tarafından istihdam edilmesi kabul edilmiş ve bu doktorlar devletin kadrosuna alınmıştır. Bunun müddeti de beş sene­dir. Bunlardan sonra, yine bir beyanname ile devletlerin tabii hakların­dan olan kabotaj hakkı, yani kendi karasuları içinde kendi sancağı ile nakliyesinin idare edilmesi hakkı, iki sene sonra kullanılmak üzere bir kayda bağlanmıştır. Ayrıca, ticaret ve ikamet meseleleri Lozan’ın güçlük­leri arasında, tali meseleler görünerek müzakere edilmiş ve çıkmıştır. Ti­caret mukavelesi ve ikamet mukavelesi ile de birtakım süreler tespit olun­muştur.

Hasta Adamdan Bir Devlet Doğdu

 

Bunların hepsi de, aynı şartlar yenilenmeye lüzum kalmaksızın beş sene sonra, yedi sene sonra hitam bulmuş, tarihe karışmıştır. Demek ki, Lozan Muahedesinin takıntıları ve eksiklikleri diye sayılabilecek bütün meseleler, zamanla temizlenmiş, tamamlanmıştır. Bu sebeple, Lozan Muahe­desi, Türk siyasi hayatında başlıbaşına bir yer tutan milli bir eser halin­dedir. Lozan Muahedesi yeni bir Türk devletinin kurulmasında temel un­sur olan bir siyasi vesika olmuştur. Bu milli devlet, tam manasıyla me­deni ve bağımsız bir devletin bütün haklarına sahip olmuştur. Lozan Mua­hedesi bunları tespit eder ve kabul ettirir. Ne vakit kabul ettirir? Bir ci­han harbinde bütün dünya dört sene harp etmişken, Türkler dört sene daha fazlası ile sekiz sene harp ederek her taraftan işgal edilmiş olan memleketlerini silahla tekrar kurtardıktan sonra kabul ettirir.

Müttefikler, asırlarca takip edilmiş olan siyasetten niçin vazgeçmiş olarak Lozan Muahedesini kabul etmişlerdir? Türk devleti hasta adamdan geliyordu. Bir İngiliz tarihçisinin dediğine göre, Osmanlı devletinin kaldı­rılması fırsatı Avrupa’nın eline 1300 senesinden beri ancak iki defa geç­mişti. İkinci fırsat, milli mücadele dediğimiz devrede zuhur etmiş ve Av­rupa bundan faydalanamamıştır. Müttefiklerin Lozan Muahedesini kabul etmeleri, ilkönce mecburiyetten gelmektedir. Askeri vaziyet o halde idi ki, Misakı Milli ile ve Büyük Millet Meclisi’nin mücadele devri ile bizim tespit ettiğimiz temelleri reddetmek, nihayet yeni bir askeri harekete bağlı kal­mıştır. Türkiye 15 seneden fazla süren iç ve dış seferlerden sonra, ger­çekten barışa erişmek ihtiyacındaydı. Ama Avrupa da Birinci Cihan Harbi’nin kanlı fedakârlıklarından sonra, yeniden bir maceraya kolayca girecek istidatta değildi.

 

 

Galip Devletlerin Tahminleri Boşa Çıktı

 

Bu şartlar altında barışın kabul edilmesi, Avrupa’nın yeni fütuhatı hazmedebilmesi için de bir ihtiyaç sayılabilirdi. Bir anlaşma ortamı buluna­bilirse, barış tercih edilecektir. Bu karşılıklı ihtiyaç tesirleri içinde, geniş bir netice almak ne kadar mümkün ise, bu imkân ileri derecede elde edilmiştir, denilebilir. Yalnız, Lozan şartlarını kabul eden galip devletler, Türkiye’nin bu şartları koruyup geliştirebileceğine aslında inanmıyorlardı. Harap ve muhtaç bir memleket, yaşamak ve kurtulmak için avuç açıp bütün kazandıklarını kısa zamanda kaybedecek sanıyorlardı. Bu memleket hukuki ve sosyal bünyesi ile bütün Avrupa’nın geçirdiği aydınlanma dev­rinden geçmemiş olarak ortaçağın iptidai kuralları içinde 20. asrın medeniyet âlemine nasıl girebilirdi? Adli beyanname, imtiyaz şartları, sıh­hi beyanname, ticaret ve ikamet mukaveleleri, Türkler bütün bu kayıtlar­dan müddetleri doldukça kurtulabilirler mi, kurtulamazlar mı? Bu hesap­lar, geleceğe ait bir sınav devri olarak Lozan Muahedesini kabul edenle­rin zihinlerinde yaşıyordu. Biz, bu müddetlerin geçirilmesi ve doldurulma­sı hususlarında çok dikkatli ve sebatlı bulunmaya mecburduk. Adli usul meselesinde, yabancı müşavirlerin bize verebileceği akılların üstünde, ye­ni devletin sağlam adli temellere oturtulması, onları lüzumsuz bir halde bıraktığı gibi, beş sene dolduktan sonra vazifeleri hitam bulmuştur. Adli müşavir beyannamesi böyle bitti. Sıhhiye mütehassısları böyle bitti

 

 

Lozan, 45 Yıl Sonra Canlılığını Muhafaza Ediyor

 

Hulasa bu kayıtların hepsi, müddetleri içinde, Boğazlara ait askeri kayıtlar daha uzun vadeli çalışmalardan geçmiş, yani muahededen sonra ateş üzerinde bulunulan dikkatli bir tutumla tamamlanmıştır. İktisadi ve mali tehlikeler Lozan sonrasında silinmiş ve yeni bir ekonomik düzenin temeli atılmıştır. Yabancı sermayeye müracaat mecburiyeti hasıl olduğu zaman, imtiyazlı şirketlere de haber vermek kayıtları hiçbir tatbike hacet kalmadan sona ermiştir. Çünkü devletin, nazik bölgelerde yabancı serma­yeye muhtaç olarak onların getireceği şartları kabul etmek şöyle dur­sun, en muhtaç farz olunan ilk senelerinde bile kendi gayreti ile kalkınıp ihtiyaçlarını temin etmesi mümkün olmuştur. Fakat müttefikler, Lozan Muahedesini harp yapmak imkânı olmadığından dolayı mecburiyetle ka­bul ettikleri kadar, bunu büyük ölçüde ümitle de kabul etmişlerdir. Ümit şu: Yeni devlet, kuruluşu ile beraber, medeni ve hukuki bir devletin bütün inkılaplarını da yapmaya başlayacaktır. Devletin idare şekli değişmiş, mil­li iradenin hâkim olduğu bir cemiyet hedef olarak alınmıştır. Bunun üze­rinde yürümeye başlanmış, hukuki ve idari sistemlerde büyük ıslahata girişilmiştir. Bu ıslahatı memleket ne ölçüde hazmedecek ve kabul ede­cek? Ve ne ölçüde tepkiler olacak? Bu bir muamma idi. Galip devletler, kendisine hiçbir suretle yardım edilmeyecek yeni Türk devletinin, içeride çıkacak karşı koymalara karşı ne kudret göstereceğini görmek, ölçmek is­tiyorlardı. Bütün bu ümitler, ayrı ayrı çetin imtihanlar geçirilerek silinmiş­tir.

 

 

Mali ve İktisadi Baskılar

 

En mühim baskı, mali ve iktisadi yönde olmuştur. Öyle ki, yeni Türk devletinin yaşamasında ve kalkınmasında kendisine hiçbir yardım yapıl­mamıştır. Mali ihtiyaçlar esnasında, ben bir defa, 5 milyon lira kadar bir kredi açılması için bir banka ile müzakereye girilmesini arzu etmiştim. Bankaya bizim tarafımızdan böyle bir kredi için müracaat edilmişti. Bana gelen cevapta, sene içinde devam edecek 5 milyon liralık bir kredi de bir istikraz demektir, istikraz muamelesini tamamlayarak konuş­ma açabiliriz, deniliyordu. Anladım ki, eski fikirler olduğu gibi duruyor. En ufaktan, ihtiyaç içinde bunaldık kanaati hasıl olmuştur. Bunları silmek lazımdır. Derhal cevap verdim: İhtiyacımız yoktur, meselemiz de yoktur. Kestim, attım.

Bu şekil muamele, öyle bir memlekete yapılıyor ki, bu memleket iki asırdan beri mali iktidarsızlığından dolayı içeride idaresini düzeltememiş, hiçbir kalkınma yatırımını kendi kudreti ile yapamamış, bunu daima ya­bancı devletlerin istikrazlarından beklemeye alışmış ve nihayet istikraz­larla günlük idarenin ve ihtiyaçların açıklarını kapatırken, bunu büyük faizle, çok düşük ihraç fiyatı ile yaparken, aynı zamanda birtakım imtiyaz­lar vermeye de alışmıştır. Böyle bir idareyi anane olarak takip ederek gel­miş bir memleketi her zaman amana getirmek mümkün olduğu kanaatindeydiler. Bunu bana muahede esnasında açıktan söylemişlerdi. Bu dikkat­le, memleketin ihtiyaç zamanlarında büyük buhran devirleri atlatılabilmiş, Lozan Muahedesi hükümlerinin temellerine toz kondurulmamıştır.

Lozan’ı ve sonrasını bir bütün olarak değerlendirmek lazımdır. Lozan Muahedesi, milletler tarihinde nadir görülen misallerden biridir. 45 sene sonra canlılığını hâlâ muhafaza ediyor. Lozan Muahedesi üzerinden bir İkinci Cihan Harbi geçmiştir. Bu İkinci Cihan Harbi’nden, Lozan hedefleri daha sağlamlaştırılmış olarak çıkarılabildi. Nihayet Türk tarihinde, 45 se­nelik bir barış devri, Lozan’dan sonra onun tabii sonucu olan laik cumhu­riyete nasip olmuştur. Lozan Muahedesi bugün devletin temel idare ku­rallarına öncülük ve kılavuzluk edebiliyor. Diğer milletlerin hayatında bir muharebeden sonra yapılan siyasi akdin 45 sene sonra kendi değerini muhafaza eden bir vesika olarak kalması, nadir misallerden biridir. Bu gerçeği gelecek nesillerin hiçbir şekilde gözden uzak tutmamaları lazım­dır.

Lozan Muahedesi, askeri zaferler gibi milletimizin hakkı ve kendi kabiliyetinin mahsulü olan bir kazançtır.

 



[1])     Bkz. s.41-42.